...

28 Ekim 2007 Pazar

Eastern Promises

Bu sene ilk defa takip etmeye çalıştığım Filmekimi'ne dört ayrı film olmak üzere sekiz tane bilet almıştım.Bunlar Paranoid Park, Eastern Promises, Le Scaphandre et Le Papillon ve 4 Luni 3 Saptamini si 2 Zile filmleriydi ve sadece iki tanesine gidebildim.Tek bir hafta ve 21 filmin gösterildiği, İstanbul'un en iyi sinemasında -emek sineması- yapılan ve size sinema tutkusunu gerçek anlamda yaşatan bu festivali bir daha kaçırmamak üzere ant içtim ve üstüne bir de iksd kartı edindim.Alış-veriş merkezlerinin sahip olduğu kutu misali salonlardan bıkmış insanlar için bir kaçış, bir ferahlama fırsatı sunan Emek Sineması'nda geçen dakikalar ve sabırsızlıkla beklenen filmlerini izleme coşkusu tarif edilemez bir duyguydu.Bu sene Filmekimi'nde gösterimi olan bir çok film sanırım Türkiye'de vizyona girme şansı bulacak.O yüzden kaçırıldıysanız, üzülmeyin.

Eastern Promises


Yönetmen: David Cronenberg
Senarist: Steven Knight
Vizyon: 30 Kasım 2007 (Türkiye)
Tür: Suç & Drama
Süre: 100 dk.
Yapım: İngiltere & Kanada & ABD
Dil: İngilizce / Rusça

Bazı yönetmenler vardır, ya sevilirler ya da nefret edilirler.Hiç ortada kalan seyirci olmaz.Buna en büyük örnek tabiiki David Cronenberg! Cronenberg son filmi "A History Of Violance" ile beklenini veremeyip fazla ticari bulunmuştu.Bu sefer daha karanlık bir hikaye ve olay örgüsü hayli karışık bir senaryoyla karşımıza çıkıyor.

Cronenberg "A History Of Violance"'dan önceki filmi "Spider"'dan sonra tekrar Londra sokaklarına dönüyor.Fakat bu sefer anlattığı konu ve izleyiciye verdiği mesaj bakımından daha farklı.Öncelikle daha ciddi bir iş.Ticari olduğu kadar sanatsal ve cüretkar, tam Cronenberg filmi.Birçok sahneye Cronenberg stili hakim.Film bir berber salonunda açılıyor.Tabelada Türkçe "berber salonu" yazıyor ve Türk olarak ilk şoku yaşıyoruz.Londra'daki Rus mafyasında Türkçe konuşmak! Duyduğumuz bir kaç Türkçe cümle sonunda filmi ayrı bir seviyor, benimsiyoruz...

Anna doğum sırasında kollarında ölen genç bir Rus kadınla ilgili gerçekleri araştıran idealist bir ebedir.Elindeki tek ipucu, kadının günlüğüdür ve bu günlük onu Rus mafyasının tam kalbine götürür.Anna burada çetenin yeni üyesi Nikolai ile tanışır.Nikolai’ın görevi öldürülenleri tanınmaz hale getirmek ve katillerin izlenmesini önlemektir ve Anna’nın haberi olmadan görevini yapmaya devam eder.Bu arada Anna elindeki günlüğün bir çok hayat kurtarabileceğinden habersizdir.

Viggo Mortersen ve Naomi Watts'ın başarılı oyunculuğu, etkili müzik kullanımı ve tabiiki karanlık bir atmosfer filmin artıları.Belki büyük bir kesime hitap etmeyebilir ama Crononberg-sevenler için çok başarılı ve uzun süre unutulmayacak bir film.Önceki filmiyle hayranlarını düş kırıklığına uğratan Cronenberg, bu sefer kalplerini kazanacak gibi.Sonuna doğru içimiz buruklaşsada, gerek giriş sahnesi gerekse hamam sahnesi itibariyle kült olacak ve uzun süre unutulmayacak bir film Eastern Promises.

Toronto Film Festivali'nde "Halkın Seçimi" ödülünü alan film kesinlikle Filmekimin'de merakla beklenenlerde başı çekiyordu.Unutmadan, film bu ay sonunda Türkiye'de vizyona giriyor.Eğer bu ay tek film izleyecekseniz, o da bu film olsun.

~
Naked Lunch

4 Luni 3 Septami si 2 Zile

Bu sene ilk defa takip etmeye çalıştığım Filmekimi'ne dört ayrı film olmak üzere sekiz
tane bilet almıştım.Bunlar Paranoid Park, Eastern Promises, Le Scaphandre et Le Papillon
ve 4 Luni 3 Saptamini si 2 Zile filmleriydi ve sadece iki tanesine gidebildim.Tek bir
hafta ve 21 filmin gösterildiği, İstanbul'un en iyi sinemasında -emek sineması- yapılan
ve size sinema tutkusunu gerçek anlamda yaşatan bu festivali bir daha kaçırmamak üzere
ant içtim ve üstüne bir de iksd kartı edindim.Alış-veriş merkezlerinin sahip olduğu kutu
misali salonlardan bıkmış insanlar için bir kaçış, bir ferahlama fırsatı sunan Emek
Sineması'nda geçen dakikalar ve sabırsızlıkla beklenen filmlerini izleme coşkusu tarif
edilemez bir duyguydu.Bu sene Filmekimi'nde gösterimi olan bir çok film sanırım
Türkiye'de vizyona girme şansı bulacak.O yüzden kaçırılsa dahi üzünülmemesi gerekilen bir festivaldi.

4 Luni 3 Saptamini si 2 Zile


Yönetmen & Senarist: Cristian Mungiu
Vizyon: 18 Ocak 2008 (Türkiye)
Tür: Drama
Süre: 113 dk.
Yapım: Romanya
Dil: Romanian & İngilizce

Tam dört ay, üç hafta ve iki gün önce hamile olan bir kızın, Romanya'da komünizmin sonlarına doğru yaşadığı sıkıntıyı gözler önüne seren ve Cannes'te Altın Palmiye'ye ulaşan film, karakterlerin yaşadığı çaresizliği içinizde hissetirmeyi başarıyor..Filmin başında, daha ilk karede gördüğümüz bir iki balıklı akvaryum, komünizmi cesurca resmediyor ve iki genç kızın durumunu niteliyor.Aslında o anda anlıyoruz ki, filmin gerçek amacını, bir insanın yaşadıkları üzerinden Romanya'daki komünizmi, Çavuşesku’nun iktidarda olduğu son yılları anlatmak.

Otilia ve Gabita, yurtta aynı odayı paylaşan iki üniversite öğrencisidir.Gabita’nın istemediği hamilelikten kurtulabilmesi için ucuz bir otelde yasadışı bir kürtaj geçirmesi gerekir, arkadaşı Otilia da bu süreçte ona destek olur.Film boyunca yaşanan gerilimi iliklerimizde hissettiren ve dönemin portresini güçlü, cesurca çizen film aynı zamanda yönetmen Cristian Mungiu’nun "Tales From the Golden Age" üçlemesinin ilk filmi.Tabii ilk filmin başarısı büyük bir beklentiye yol açmış durumda.Yönetmen, atmosferi oluşturmada oldukça başarılı.Hiç müzik kullanılmamaması ve kameranın sadece oyuncuları takip etmesi ise gerçeği tarafsızca gösterildiğine kanıt.Normal hayatı görünmeyen bir hayalet kameranın eşliğinde izliyoruz."İlhamımı gerçek hayattan alırım" diyen bir yönetmenin yarattığı bu atmosfer zaten filmin en büyük artısı.Müziksiz ve mükemmel oyunculukla, gerilim dozu giderek artan bir atmosfer sizi sert yakalıyor ve sonlara doğru yerden yere vuruyor.

Sürekli hata yapan, bulunduğu durum içinde, yaşadığı sıkıntılarla ölçüşemeyecek kadar hayata dair acemi olan Gabita ve onun hatalarının cezasını çeken arkadaşı Otilia'nın çevresinde dönen film zaman zaman o kadar gerçekçi ki insan belgesel izliyormuş hissine kapılıyor.Komünizmin engellerine rağman bulunan bir otel odası ve sonunda karşımızda filmin kilit oyuncusu; bebeği düşürecek olan adam...Komünizmin yararlanan bir kesimi sembolize eden doktoru oynayan kişi, belki de yaşamının en iyi oyununu çıkarıyor.Hatta gönlümüzden, en sinir edici role bürünüpte bunu en iyi başarmış biri olarak büyük bir ödül alıyor.Parayı yeterli bulmayan, kurallarının çiğnendiğini düşünen ve ardından da bu eksik para karşılığında Otilia ile birlikte olan bu adam, kesinlikle komünizmin nasıl bir şey olduğunu tüm gerçekliğiyle izleyicinin aklına sokuyor.Ve çaresizlik içinde iki genç kıza baktıkça o zamanın koşullarını, yaşayış şeklini daha iyi anlıyoruz.Hatta aklımızdan uzun süre çıkmıyor bununla ilgili diyologlar, Otilia'nın gerilimli yüzü, adamın bağırışı...

Senaryo, düzgün çalışmayan neon otel lambaları, karamsar tablolar ve daha bir çok ince ayrıntıyla dönemi çok iyi tasvir etmiş.Otelia'nın, sevgilisinin ailesine yemeğe gidişi ve yemekte konuşmaları, Romanya'nın öncesi ve o anki haliyle ilgili çarpıcı diyologlara meydan oluyor.Film kesinlikle kürtaj karşıtı değil.Sadece trajik bir hikaye üzerinden Çavuşesku'nun kurşuna dizilmesine 2 yıl kala, demir perde ülkelerinin belki de en talihsizi olan romanya'daki sosyal ve politik çürümeyi anlatıyor.Tabii ki kusursuz derecede gerçekçi, tarafsız ve cesurca.Sonuç olarak iki kız arkadaşın herşey bittiğinde,önlerindeki "et" yemeğine bir alternatif aramalarıyla bitiyor film...

21 Ekim 2007 Pazar

Modern Türk Sineması ve Geleceği


"Sinemamız artık Hollywood tatikleriyle film yapmaya çalışıyor.Kendisini görecek gözü ya da dile getirecek sözü kalmayan toplum, ötekinin bakışını benimser, ötekinin sözüyle konuşur.Böyle bir ortamda insanın güven verici bir aşkın kaynağına olan ihtiyacı iyice belirginleşiyor
-Nuri Bilge Ceylan-


"les quatre cents coups"...

Fransızca da "les quatre cents coups" olarak kullanılan kalıplaşmış bir deyim vardır.Bu deyim, okulu kırmak anlamına gelir.Aynı zamanda bu isimle 1959 yılı yapımı bir film var.Truffaut'a Cannes'te en iyi yönetmen ödülünü kazandıran bu film, sinema tarihinde çocuk ruhunu en iyi anlatan filmlerden birisidir.

Ben sinemanın "okulu kırmak" olduğunu düşünüyorum.Okulu, hayat olarak düşünürsek, okulu kırmak, hayatın zorluğunu iki saatliğine unutmak ve beyazperdeye odaklanmaktır sinema.Bu yüzden her ay bu "400 darbe" başlığı altında sinemayla ilgili yazılar yazacağım.Biraz Trauffaut'a duyduğum saygıdan biraz da sinemanın ""les quatre cents coups" olduğuna inandığımdan dolayı bu ismi tercih ettim.

İki saat boyunca bir beyazperdeye bakarak, imgelere dikkat edip, izlenen şeyi çözümlemek elbette bize tüm sıkıntılarımızı o süre içerisinde unutturabilir.Zaten çoğumuzu sinemaya çeken şey bu değil mi? Sinema bir saklanma, altında barınma yeridir.Sanal değil, hayatın gerçeğidir.Hayatın gerçeklerinden kaçıp, kendi gerçeklerini yaratan, hayalgücü yüksek voltajlı beyinlerin işi! Sıradanlığa alternatif arayanların sahip olabileceği güç, büyük güç...Yaratma ve yoketme yetilerine sahip olmak, kendi yarattığınız dünyada hükmeden olmaktır.Ve ya varolan hükmedeni yeterli görüp, hayatın gerçekliğine yoğunlaşmak, hayatı yorumlamaktır.Sert, sıkıcı ama gerçekçe.Neden ve sonuçların olmadığı, monoton hayatın içinde dakika başı silah patlamadığı gerçekçilik.Siyah-beyaz yaşanmayan aöa renklerinde pastel olmamış halini anlatırlar.Hayattan bir parça alırlar.

Modern Türk Sineması yeni yeni doğmakta, kendine bir kader belirlemeye çalışmakta.Sinemayı eğlence olarak algılayan gençliğin tercihleri bu ülkenin sinema geleceğini belirleyecek.Ve büyük bir kesime baktığımızda onların düşüncelerinin sinemaya yansıyacak olması pek iç açıcı değil.Komediyi ironiyle değil, iğrençlik ve cinsellikle sağlayan bir ülkeyiz.Herkes olmasa da bu söylediklerim büyük bir kesim için geçerli.

Bu yeni doğmuş sinemanın bir an önce gelişmesi ve diğer ülkelerin seviyesine ulaşması için yeni bir akıma ihtiyacı var.Ama bundan önce, gelecek neslin sağlamlığı için, sinemanın eğlence değil, yedinci sanat olduğunu gençlere aşılamalıyız.

Gerçekçilik ve hayalgücü arasında gidip gelen bir sinema anlayışına sahibiz.Her ülkenin yerine oturmuş, belli sıfatlara sahip bir sineması vardır.Fakat şu anda Modern Türk Sineması'nda böyle bir kriter yok, daha taşlar yerine oturmadı.Mesela Hollywood yapımları bellidir, Rus yapımları bellidir.Her birinin kendine has özellikleri vardır.Sıkıcı olarak sıfatlandırılan Rus Sineması şu sıralar tekrar atağa geçti.Tıpkı Türk Sineması gibi değişim geçiriyorlar.Rus halkı bir yandan Timur Bekmambetov'un Night Watch, Day Watch ve Dusk Watch'tan oluşan fantastik-aksiyon filmine gişe rekorları kırdırdırken diğer yandan ufak bir kesim filmekimi 2007'de son filmi gösterilecek, festivallerden ödülle dönen, Anderei Tarkovski'nin mirasını ödünç alan ve gururla devam ettiren Andrei Zvyagintsev'i destekliyor.Toplum uzun ve yavaş Rus filmlerinden sıkıldığını ilan etmekte ve değişiklik, alternatif istemekte.Türk sinemasınında da alternatif filmler geliyor fakat filmin kalitesi ve üzerinde verilen emek tartışılır düzeyde.Bir ülkenin sinema anlayışı toplum değiştikçe değişmektedir.Umarım bizim toplumumuzla birlikte sinema da sağlam bir değişim gösterir.Filmekimi 2007'de Persepolis filminin biletlerini hemencecik bitiren ve ek seans için talepte bulunan da bizim toplumumuz, önemli türk sinema sitelerinde aynı filme en düşük puanı verende...Kesimlerin çatışması yaşanıyor olabilir fakat sonucunda sanata verilen değerin arttığı ve ön yargıların olmadığı bir toplama sahip olmak, Türk Sineması adına en büyük dileğim.

Bu noktada en önemli şey: Akım!
Sanata gerekli önem verecek, sert sansür ve tehditlere boyun eğmeden diledeğini dilediği şekilde gösterecek bir idealist oluşuma ihtiyacımız var.Belki bu isteğime 1998'de Serdar Akar ve Kudret Sabancı ortaklığıyla kurulan ve Zeki Demirkubuz'u da içlerine alarak genişleyen bir aileye sahip olan "Yeni Sinemacılar" cevap olabilir.Son olarak Türkiye'den oscar adaylığını koyan Takva filmine imza atmış ve geçmişte Gemide, Lalelide Bir Azize gibi Türk Sinemasına önemli yapıtlar vermiş Yeni Sinemacılar, tam da ihtiyaç duyulan zamanda kuruldu.Tıpkı Fransa'ya Yeni Gerçekçilik Akımı'nı kazandıran Truffaut-Godard-Chabrol-Rohmer-Rivette gibi yeni bir akıma şekil veriyorlar.Ve bu oluşum, Yeni Sinemacılar, sinemanın sanat olduğu, gerçekleri yorumlaması gerektiğini destekler niteklikte çalışmalar ortaya koymakta.

Truffaut, hep filmlerinin bir bütün olduğunu, aslında hep bir bütünü oluşturduğunu söylerdi.Filmlerinde kullandığı hikayelerin hep gerçek hayattan alınmış olduğunu her fırsatta yineler, filmlerine kendi yaşadıklarını koyar ve bunların arkasında dururdu."les quatre cents coups" filmindeki Antoine aslında kendi alter-egosudur.Daktilo çalışını ve babası tarafından adalete teslim edilmesini bizzat yaşamıştır.O, sinemanın yaşanılanı anlatması, gerçek olması gerektiğini her fırsatta söylemiştir.Bu doğrultu da New Wawe (yeni dalga) akımını oluşturmuşlar, filmlerin sahte platolar yerine doğal mekanlarda çekilmesi gerektiğini savunmuşlardır.Hep gereksiz efekt ve sözcük kullanıma karşı çıkmışlardır.İkinci Dünya Savaşı sonrası Fransız sinemasındaki monotonluğu, kötü platolarda, gerçekliği düşük, seyircinin inandırıcılığa olan toleransını zorlayan yapılarla yetişen nesil, değişimin gerektiğini farketmişti.Sinemaya, bir filme hayran olup girmemişlerdi.Sinemanın bir değişime ihtiyacı olduğunu düşünmüşler ve izlemek istedikleri yapıtları ortaya koymak için sinemayla ilgilenmeye başlamışlardı.

İran, insanlarla, toplumla ilgili film yapıyor.Takıldığı sansür duvarını daha yaratıcı çözümler üreterek, ince detaylara ve oyunculuğa önem vererek yıkıyor.Rus sineması ise uzun ve imgelerle dolu ama insanlara sıkıcı gelen filmlere alternatif arıyor.Alternatif arayışı içinde olan Amerika'da var.Özellikle Hollywood, eski cehverleri tekrar diriltip, biraz çeki düzen verdikten ve günümüze uyarlandıktan sonra tekrar önümüze sürüyor.Asya korku filmleri, karayip korsanlarıyla birlikte korsan filmlerinin atağa geçmesi, çizgi roman ve edebiyat uyarlamalarının artması ve son olarak Türkiye'de kasım da vizyona girecek "3:10 to Yuma" ile tekrar Western filmlerine dönüşü bu furyanın bir sonucu.Sanırım artık insanlar düşünmekten yoruluyor, yeni bir şeye başlamaya korkuyor.Hatta bunun en büyük kanıtı Hong Kong yapımı Mou Gaan Dou (infernal affairs) filminin yeniden çevrimi olan The Departed'ın en iyi film oscarına ulaşmış olması.Gelecekte Hollywood'a hayalgücü zengin yönetmenler sahip olacak...

Peki Türkiye'nin tarihine baktığımız da ne görüyoruz? Osmanlı, öncesi ve sonrası, binlerce olay...Metin Erkan'ın dediği gibi; "İki bin beş yüz yıllık Türk tarihi ve uygarlığı, senaryo yazarları için eşsiz ve bulunmaz bir kaynaktır.Yaşanmış ve yaşanacak milyarlarca hayat ve her insanın ayrı bir senaryosu vardır." Bunları neden değerlendiremiyoruz? Bizler neden sadece yakın geçmişe bakıp, 12 Eylül üzerine filmler yapıyoruz? Bu bana bir nevi tarihin tekerrür etmesi gibi geliyor.İkinci Dünya Savaşı ve sonrasında Fransız Sineması'nın hep savaş ile ilgili yapıtlar ortaya koyması bizim şu anki durumuzla benzerlik taşımıyor mu?

Dediğim gibi ya tarih tekerrür etmekte...ya da ben çok iyimserim.

27 Ağustos 2007 Pazartesi

Dog Day Afternoon


Yönetmen: Sidney Lumet
Senarist: P.F. Kluge
Vizyon: 21 Eylül 1975 (USA)
Tür: Suç & Drama
Süre: 124 dk.
Yapım: USA
Dil: İngilizce

"İzleyeceğiniz filmdeki olaylar gerçektir.Bunlar 22 Ağustos 1972'de Brooklyn, New York'ta yaşanmıştır." Açıklamasıyla film açılıyor ve halkın Vietnam savaşı sonrası normal yaşama alışması üzerine bir düzine görüntü görüyoruz.Sanki hiç bir şey olmamış gibi davranan fakat içlerinde kocaman bir çatışmayı barındıran halkı görüyoruz.Herkes durdurduğu hayatı kaldığı yerden yaşamaya başlıyor.Tabii ki kendi kendilerini sorgulayarak...

Taxi Driver, Vietnam sonrası amerikan halkının hem ruhsal hem de ekonomik çöküşünü şiddet
ile anlatmayı tercih etti.Dog Day Afternoon ise bunu absürdlüğü ve mizahıyla
başarıyor.Yapım yılının Taxi Driver'dan bir sene önce olmasına dikkat çekerim.Bir sene
önce çekilmesine rağmen Taxi Driver ile bir çok ortak noktası var.Tabii ki yapım yılına
bakıldığında Sidney Lumet'in bu konuda bir sorunu olmasa gerek.

Filmin başında, Vietnam gazisi olan Sonny, arkadaşı Sal ve bir genç çocuk soymak için
bankaya giriyorlar.Genç çocuk bir şeylerin ters gideceğini düşünerek orayı terkediyor ve
Sonny'nin planı kağıt üzerinde durduğu gibi durmayıp pratikte kötü bir sonuç veriyor.On
dakika olarak planlanan soygun 12 saatlik bir efsane olaya dönüşüyor.Tabii ki çoğu soygun
filmi gibi akıcı olmasının dışında seyirciye önemli mesajları da başarıyla iletiyor.

Stockholm Sendromu, rehinelerin onları kaçıran kişilere sempati duymasıdır.Bu sendroma
adını veren olay 1973 yılında Stockholm'deki başarısız bir soygun girişimi sonucu ortaya
çıkmıştır.Kreditbanken isimli bir bankayı soymaya kalkan soyguncular kuşatılınca bankada
bulunan 4 kişiyi rehin almışlar ve altı gün boyunca direnmişlerdir.Altı günü sonunda polis
operasyonu sırasında rehineler kurtarılmaya aktif olarak direnmişlerdir.Daha sonra ise
soyguncular aleyhine tanıklık etmeyede yanaşmamışlardır hatta para toplayıp savunmalarına
yardımcı olmuşlardır.Bu olaydan sonra psikolojide benzer rehine-rehinci olaylarındaki
yakınlaşmaları tanımlamak için kulanılan bir deyim haline gelmiştir.

Dog Day Afternoon filminde de rehinelerin durumu böyle.Hatta kadın rehine kocasıyla
telefonda rahat bir şekilde konuşurken adam ona ne yemek yapacağını, soygunculara da ne
zaman işlerini bitireceklerini soruyor.Ne yemek yiyeceğini soruşu belki savaştan sonra
duyarsızlaşan toplumu resmediyor olabilir.Filmde bunun gibi absürd ve komik kaçan çok
sayıda diyolog ve bölüm var.

Sonny karakterini oynayan Al Pacino mükemmel bir performans sergilemiş.Bu performans bir
süre sonra tek kişilik bir şova dönüşüyor filmde ve kendinizi onu hayranlıkla izlerken
buluyorsunuz.Soygunun arapsaçına döndüğü sırasındaki yaptıkları ve hayattan bezmiş
hareketleri kesinlikle görülmeli.

Sonny, polis ile pazarlık yaparken sinirle "Attica" nidaları atması ve halkın onu bir
kahramana döndürmesi çok zaman almıyor.Fakat eşcinsel olduğu ortaya çıkınca fbi'ın
takındığı tavır değişiyor.Halk kahramanından "yuhalanan" bir adama dönüşüyor Sonny.

Filmde yaşadığımız ilk önemli şok 1 saat sonra geliyor.Al pacinonun oynadığı Sonny
karakterinin karısının arabadan inmesini beklerken bir erkek iniyor.Bu dakika da
karizmatik, parlak zekalı ve birazda içimizden biri olan Sonny'nin eşcinsel olduğunu
öğreniyoruz.Karısı Leon bir süre sonra polislere Sonny'nin neden bir banka soymaya
yeltelendiğini anlatıyor: "Evlenince bana yardım edeceğini zannediyordum.Ama etmedi! Kafam
çok karışmıştı, saçma sapan şeyler yapıyordum.Düğünden sonra 10 günlüğüne Atlantic City'ye
kaçtım ve Sonny çıldırdı.Yaptığım şeyleri açıklayamazdım.Bende psikiyatriste gittim.O da
bana bir erkeğin vücudunun içine hapsedilmiş kadın olduğumu söyledi.Sonny hemen ameliyat
için para vermek istedi.Parayı nerden bulacaktı ki? 2 bin 500$? Boğazına kadar borç
içindeydi.Fakat bu onu çılgına çevirdi, çok hırslandı.Bende depresyona girdim.Ameliyat
olamayacağımı biliyordum ve bu yüzden kendimi öldürmek istedim.Bir avuç dolusu hap
yuttum.Gözümü hastanede açtım.Sonny oraya geldi ve öylece bana baktı ve "neden Leon, hem
de herşey o kadar güzelken?" diye sordu." Sonny'nin herşeyi sevgilisinin ameliyatı için
yaptığını anlıyoruz.

Soyguncular Attica olayını kınıyor ve böylelikle halkın gözünde kahraman oluyorlar.O dönem
için devletin güvenilmez bir kurum olduğunu anlıyoruz.Hatta polis, dışarı çıkan bir
rehinenin elini tuttuğunda ve kurtarmaya çalıştığında kadın "olmaz" diyerek içeri
kaçıyor.Film, "Belki de kaçılması gerekilen yer içerisi değil, dışarısıdır.Belki içerisi
daha güvenlidir." mesajını seyirciye iletmekte hiç zorluk çekmiyor.

Genel olarak absürdlük ve komedi unsurluarı hakim olsa da bir Vietnam gazisinin acıklı
sayılabilecek başarısızlık öyküsünü, dramını anlatıyor ve bu insanların, bir banka
soygunun üzerinden halkın çaresizce çırpanışını başarıyla resmediyor.

Not: Yazının yetersiz ve bir sürü hata barındırdığının farkındayım.En yakın zamanda sağlam
bir düzeltme gelecek.

25 Ağustos 2007 Cumartesi

Ratatouille


Yönetmen: Brad Bird
Senarist: Brad Bird
Vizyon: 24 Ağustost 2007 (Türkiye)
Tür: Animasyon
Süre: 110 dk.
Yapım: USA
Dil: İngilizce


Pixar Animasyon Stüdyoları bu sefer farelere el atıyor.Oyuncaklar, arabalar ve balıklardan sonra farelerin dünyasına bir yolculuğa çıkarıyor.Animasyon sinemasının Stanley Kubrick'i olarak ithaf edilen Brad Bird, bu projeye son anda dahil olmuş.Çok kısa süre de çok ve hızlı çalışarak, ancak yetiştirebilmişler...

Fareler üzerinden, kovalanan hayaller ve karşımızı çıkan engelleri anlatıp, her zaman
yılmamak gerektiğinin altını çizip, "fare dahi olsan aşçı olabilirsin" mesajını veren bir
animasyon.Filmi izlerken aklıma Hassan Sabbah'ın Naked Lunch'un başında yazan sözü
geliyor: "Hiçbir şey doğru değil, herşey serbest"!

Ağız tadına son derece düşkün, çok iyi koku alabilen ve iyi yemekten çok iyi anlayan
Remy'nin en büyük hayali aşçı olabilmektir.Yemeği, sadece gıda olarak, yemesi, yaşaması
gerektiği için değil, birbirlerine karıştırdığı tatların ahengiyle buluşturduğu için yiyen
ve koku alma duyusuyla da fareler arasındaki yeteneği "zehir kontrol görevlisi" olarak
keşfedilen Remy, bir gün şekilde, kaza eseri, şehrin (paris) en iyi aşçısının hizmet
verdiği fakat Remy'nin de idolü olan Gusteau'nun ölümünden sonra sürekli yıldız kaybeden,
ünlü yemek eleştirmenlerinden kötü puanlar alıp, düşüşe geçen bir lokantanın kanalizasyon
çukuruna düşer.

Hayallerinin büyük olmasına rağmen o sadece küçük bir faredir.İnsanların dünyasında
yaşaması, onlara ayak uydurup, istediği gibi yemek yapması mümkün değildir.Restaurantın
içi envai çeşit malzemelerle dolu bir mutfaktır.Yemek yapma tutkunu olan Remy, kendi
benliğinin ürünü olan, akıl yardımcısı, hayalet Gusteau ile birlikte hayallerinin peşinden
gitmeyi tercih eder.Hayat onun için kolay olmayacaktır.Çünkü insanlar mutfakta fare görmek
istemezler.Zamanla bir beceriksizliği ile dikkat çeken restaurant çöpçüsüyle arkadaşlık
kurar ve bir müddey sonra ikisi mutfakta tek vücut olurlar.Restaurant, Gusteau'dan sonra
ilk defa popüler olmaya başlamıştır...

"Herkes, herşey olabilir ama önemli olan önünüzdeki engellere aldırmamaktır, onları
geçmektir" felsefesini yansıtan bir çalışma olmuş.Ama nedense diğer pixar filmlerine göre
daha yüzelsel kalmış.Cars animasyonunda "yavaşlayıp hayatın tadını çıkarmalıyız" ana
fikrinin yanında yardımcı öğeler kullanılmıştı.Hatta Ratatouille 'da diğer Pixar
yapımlarına göre ince mizah anlayışı yok denebilecek kadar az.Bu yüzden belki biraz
küçüklere hitap ediyor olabilir.Her ne kadar büyüklerde çok zevk alsa da hızlıca
yetiştirilmeye çalışıldığı belli oluyor.Diğer Pixar yapımlarına göre kesinlikle daha az
eğlendim.Belki bunda salondaki bir yığın 3-10 yaş çocuğun varlığı olabilir.Tabii ki bu
film Türkiye'de bir tane bile orjinal seslendirmeli kopyasıyla çıkmadı.Belki dünya çapında
dublajımız önemli bir yere sahip olabilir ama insan kendi tercihini vermeli.Eğer dublajlı
oynatacaksan bir filmi, başka salonda da orjinal kopyasını oynatmalısın.Belki böylelikle
anaokulu şekline bürünen salonu biraz durgunlaştırabilir, altyazılı izleyenler rahat nefes
almış olur.

İmdb top 250 ve box office listelerinde hızla tepeye tırmanmaya başlayan ve box office'te
birinci sırayı alan bu yapım Pixar'ın uzun metrajlı sekizinci animasyon filmi.Tabii Disney
ile yaptığı ilk film olarakta dikkat çekiyor.Umarız Disney evliliği uzun ömürlü olur ve
böyle kaliteli animasyonlar yaygınlaşır.

Gusteau: "Anyone can cook"
~

The Departed


Yönetmen: Martin Scorsese
Senarist: William Monahan
Vizyon: 24 Kasım 2006 (Türkiye)
Tür: Suç & Drama
Süre: 155 dk.
Yapım: USA
Dil: İngilizce


Bu filmi izlemeden önce, İnarittu'nun 2006'ya damgasını vuran Babel filmini izlemiş ve bundan daha iyi bir film yapılamayacağına kanaat getirmiştim.Tabii ki bu sözü o yıl için söylemiştim ve Oscar'ı The Departed alınca içimi büyük bir hüzün kapladı.Belki The Departed filmini, hatta hiç bir Scorsese filmini izlememiş olabilirdim.Belki Babel filminin şiirsel işlenişi, ülkelerin kullanımı, kurgusu, müziği, senaryosu ve yönetmenliği beni etkilemişti.Bu kadar çok film öğesinin tam olarak doğru kullanılması pek rastlanacak şey değildir.Eğer formülü tutturabilirsen, konunun önemi kalmaz.Eğer formül tutmuşsa artık önemli olan senin konuyu işleyişin ve üslubundur...

İlk izlediğim Scorsese filmi: Taxi Driver'dı.O filmi The Departed'ı izlemeden bi on gün önce izlemiştim ve hayran kalmıştım.Hatta üstüne bir kaç saat uğraşıp, uzun bir yazı yazmıştım.Martin Scorsese'nin izlediğim ikinci ve Babel'in hakkını yediği söylenen bu filmi sonunda izledim.

155 dakikalık gibi bir uzunluğu olmasına rağmen, çok sürükleyici bir çalışma olmuş.Olaylar çok hızlı gelişmekte.Sanki beş saatlik bir filmi kesip, iki buçuk saate indirmişler.Tabii ki de bu çok iyi bir etki yaratmış.Müzik kullanımı çok başarılı.Hikaye anlatımında, fonda hep bir parça çalmakta.Bu müzik sizin konstre olmanızı, daha dikkatlice filmi incelemenize yardımcı oluyor.Evet, böyle söyleyince kulağa garip gelebilir ama öyle!

The Departed, Massachusetts Eyalet Polisi’nin şehrin en büyük suç organizasyonunu çökertmek için geniş çaplı bir mücadele başlattığı Güney Boston’da geçiyor.Amaç, güçlü mafya babası Frank Costello’nun egemenliğine içeriden bir müdahaleyle son vermektir. Güney Boston’da büyümüş olan genç çaylak Billy Costigan’a, Costello’nun çetesine sızma görevi verilir. Billy, Costello’nun güvenini kazanmaya çalışırken, “Güney Yakası”nın sokaklarından gelen bir başka genç polis Colin Sullivan da eyalet polis teşkilatında basamakları hızla tırmanmaktadır. Özel Soruşturma Birimi’nde kendine yer bulan Colin, Costello’yu yakalamakla görevli az sayıdaki seçkin polis memurlarından biri olur. Üstlerinin bilmediği şey, Colin’in Costello için çalıştığı ve suç patronunun polisin hep bir adım önünde olmasını sağladığıdır.

Her iki adam da, içine sızdıkları organizasyonun planları ve karşı planları hakkında bilgi toplarken, sürdürdükleri çifte yaşamları yüzünden oldukça zorlanmaktadırlar. Ama hem gangsterler hem polisler aralarında bir köstebek olduğunu anlayınca, Billy ve Colin sürekli olarak düşman tarafından yakalanma tehlikesiyle karşı karşıya kalırlar. Dolayısıyla, kendilerini kurtarabilmek için karşı taraftaki köstebeğin kim olduğunu bulmak konusunda birbirleriyle yarışmaya başlarlar.

Martin Scorsese’nin cesur suç draması “The Departed” bizi iki polisin hayatına tanık ediyor: Zeki ve iflah olmaz ölçüde hırslı Colin Sullivan, Massachusetts Eyalet Polis Teşkilatı’nın -başlıca hedefi İrlanda mafyasının güçlü babası Frank Costello olan- Özel Soruşturma Birimi’ne kabul edilir.Sokakları yakından tanıyan, sert Billy Costigan ise haşin mizacıyla ünlüdür. Hatta bu yüzden sonunda rozetini kaybeder ve geri döndüğü Güney Boston sokaklarında Costello’nun çetesine girer.Ama Colin de Billy de göründükleri gibi değildirler; farklı amaçları vardır ve çok tehlikeli bir kedi fare oyununa girişmiştirler.

Filmin asıl kaynağı 2002 Hong Kong yapımı "Infernal Affairs" adı film.Asya'da filmin bomba etkisi yapmasından sonra senarist William Monahan senaryoyu uyarlayarak Amerikan versiyonunu yarattı.Monahan bu konuda şunları söylüyor: “ Infernal Affairs filmini izlememiştim ve senaryoyu uyarlamadan önce izlemek de istemiyordum. Doğrudan Çince senaryonun tercümesinden çalıştım. Çevresinde yeni karakterler yaratabileceğim harika bir ana hikaye vardı. Çin yapımındaki karakterlerin ikiliği çok hoşuma gitti, ama benim uyarlamam tema olarak, insanların hayatlarında gerçekten yapmaları gereken şeyden uzaklaşmalarından kaynaklanan trajediyi esas alıyordu ”.

Scorsese ise filmin bir "yeniden yapım" olmadığı her daim vurguluyor: "Belki esinlenildi fakat bu yeniden amerikanlaştırıp çevrildiği anlamında değil.Senarist Monahan'ın yarattığı yeraltı dünyası, Hong Kong filminden çok farklı.Benim için en çarpıcı şeylerden biri karakterler ve karakterlerin içlerinde yaşadıkları dünyaya karşı tavırlarının tasvirinde uzlaşma olmamasıydı. Bu filmi yönetmeye gerçekten ilgi duyma nedenim buydu”.

Di Caprio'yu bu filmle seviye atlamış, masum bebek yüzünden kurtulmuş şekilde görüyoruz.Kadro gerçekten çok zengin.Fakat orjinal olmayan bir senaryonun başına getirilen Scorsese, yanına koyulan ünlü bir kaç oyuncu ve yapılan reklamlarla bir yere getirilmeye çalışılmış gibi duruyor.Hatta durmak ne kelime, tamamen böyle! Yıllarca hakkı yenen Scorsese en iyi film ve en iyi yönetmen heykelciğine kavuşuyor.Fakat bunu Taxi Driver ile değil, Hong Kong filminden uyarladığı diğer filmleri yanında "basit" olarak kalan The Departed ile alıyor.Filmi Babel ile karşılaştırmak istemiyorum.Çünkü bence ikisi de çok ayrı kulvarlarda giden, çok farklı amaçlara sahip.Scorsese kendi filmlerinin önüne geçemese, kendi çıtasını yükseltemese de sinemaya iyi bir mafya-polis filmi kazandırmış.Bu tip filmleri daha önce yapmış, söyleyeceklerini söylemiş olsa da farklı bir üslup ile kendini yenilemiş, belki yeni nesillere tanıtmış.Fakat niye akademi söyleyecek yeni bir kaç kelimesi olan Babel'in önünü tıkamakta? ...

Karakterler pek derin işlenmemiş ve finalinde pek çok soru açıkta kalmış.Belki senarist bu kadar karmaşanın altından kendisi bile kalkamamış.Bir de belki karşılaştırmak abeste olsa Lucky Number Slevin filmini bana hatırlattı.Belki de bana has bir şeydir bu, belki de alakası yoktur, bilmiyorum...

Frank Costello: "Cops or Criminals.When you're facing a loaded gun, what's the difference?"

Yararlanılan Kaynak:
ntvmsnbc.com

21 Ağustos 2007 Salı

Psycho

Yönetmen: Alfred Hitchcock
Senarist: Joseph Stefano
Vizyon: 16 June 1960 (USA)
Tür: Korku / Gerilim
Süre: 109 dk.
Yapım: USA
Dil: İngilizce

Sevgilisiyle evlenmek isteyen bir kadın ve hasta ruhlu katilin yollarının kesişmesini ve ardında olanları anlatan bu ünlü korku filmini sonunda izledim...

Film başlangıcında Hitchcock'un kendini işaretlerle -sayılarla- anlatmak yerine harflerle anlatmayı tercih ettiğini görüyoruz ve tam ilk karede, bir orjinalliğe sahip olduğunu görüyoruz filmin.Bir de Hitchcock'u filmin başında, Marion Crane'in ofisine girdiği sırada, kapıda, siyah şapkasıyla bir an görüyoruz.Dikkatli izleyenler, farkedecektir.
Kamera kadının siyah iç çamaşırından bembeyaz, içi dolar dolu zarfa dönüyor.Daha sonra kadın üstüne gri bir kıyafet alıyor ve siyah çantasının içine beyaz zarfı koyup, bavulunu hazırlayıp, evlenmek için sevgilisinin yanına gitme planları kuruyor.Bu sahneden bir önceki sahnede paranın sahibi, zengin adamın da dediği gibi: para bütün mutsuzluğu örter.Ve kadın da mutsuzluğunu örtmek, mutlu olmak için parayı kullanıyor.Maddi durumu pek iyi olmadığı için evlenemedikleri sevgilisi için adamın parasını çalıp, bavulunu hazırlıyor...

Kadın parayı çalmadan önce beyaz iç çamaşırı, çaldıktan sonra ise siyah iç çamaşırı giyiyor.Zaten film boyunca bu tip ayrıntılar çok görülüyor.Mesela karakterlerin yüzüne vuran gölgeye göre bir analiz yapılacaksa: eğer karakter gölgeye, karanlığa doğru yürürse, kötülüğü seçtiğini ya da yanlış bir karar verdiğini anlıyoruz.Ama tam tersini yaparsa iyiliği veya iyi bir karar verdiğine şahit oluyoruz.Film boyunca bu tip ayrıntılar yoğunlukta.

Kadın, yani Marie Crane, hırsızlık yaptığı için içinde garip bir suçluluk taşıyor ve yolda patronuyla karşılaşması bu suçluluk duygusunu daha da körüklüyor.Gece geç saate kadar durmadan araba sürüyor, sonunda uyuyakalıyor ve uyandığında başında bir polis oluyor.Polis, kadının iyi olup olmadığına bakarken, kadın o an ki paranoya duygusuyla, polisi görünce garip davranışlarda bulunuyor ve polisi şüphelendiriyor.Normal bir filmde polis bir şey demez geçer, fakat Hitchcock seyirciyi aptal yerine koymuyor...

Kadın, arabasını değiştirmek için bir ikinci el araba dükkanına girince, aslında Hitchcock'un kadınlar hakkında düşüncesini açıklayan bir diyolog ortaya çıkıyor, eğer biraz hayat hikayesini okumuşsanız, Hitch'in kadınlara karşı var olan zaafını - özellikle sarışın kadınlar- bilirsiniz:

Maria Crane: Arabamı takas edebilir miyim ?
Satıcı: Aklınızdan geçeni yapın.Kadınsınız, yaparsınız zaten.Bu sizinki mi ?
Marie Crane: Evet...Hiç sorunu yok, ben sadece...
Satıcı: Görüntüsünden bıktınız?

Filmde, kadının aklından geçenleri, dış ses olarak çok iyi yansıtılmış.Bunu zaten son sahnede daha iyi anlıyoruz.Kadın arabayla giderken, düşüncelerini duyuyoruz ve bir andan şiddetli bi yağmur başlıyor.Bir süre sonra yağmurdan önünü göremez hale geliyor ve arabayı bir motele çekiyor, geceyi orda geçirmek için.Yağmurun şiddeli bir şekilde, bir anda yağması, kadının o anda bulunduğu ruh durumunu anlatıyor.Zamanla vicdanı yüzünden acı çekeceğini ve karar veremez hale geleceğini, önünü göremeyeceğini gösteriyor.O şiddetli yağmur, kadının içindeki şiddetli duygusal seli ifade ediyor.Ve kadın sonunda yağmura dayanamıyor, biraz dinlenmek için arabayı kenara çekip, motele giriyor.Arabayı kenara çektiğinde, o motele girdiğinde, Norman Bates ile, o yerin sahibi ve aynı zaman da tek çalışanıyla tanışıyor.Böylelikle kader ağlarını örmüş oluyor.Kadına işlediği suçun cezasını kader veriyor...

Bir önemli nokta da, Norman Bates'in kadına odayı gösterirken, banyoda bir süre duraklaması ve "banyo" kelimesini söyleyememesi üzerine kadının cümleyi tamamlamasıdır...Norman bir süre duraklar, sanki bir şey düşünüyordur...Sonra olacakları düşünürsek, bu olay senaryodaki ufak ve hoş bir ayrıntı olarak kalıyor.İşte bu yüzden filmleri ikinci defa izlemenin nedeni de bu! Bu tip şeyleri yakalamak...

Norman Bates, bize çocuksu tavırları ve yüz ifadeleriyle, masum biri olarak geliyor.Çocukluğunu yaşayamadığını ya da unutamadığını anlıyoruz.Bir süre sonra o masum yüzün altında bir psikopat katil olduğunu anlıyoruz...

Norman'ın misafirhanesindeki, içi doldurulmuş kuşları, özellikle kargayı gördüğümüzde, adamla ilgili kuşkularımız artıyor.Karga kötülük demektir.Ve tam biz bunları idrak etmeye çalışırken adam, Marie Crane'e dönüp: "tıpkı bir kuş gibi yemek yiyiyorsunuz" diyor.Biz ise kuşkularımızdan emin oluyoruz.Bu adamda bir şey var! Kadının "arkadaşlarınızla dolaşmıyor musunuz hiç? " sorusuna, "bir erkeğin en iyi arkadaşı annesidir" cevabı vermesi de annesine olan bağlılığını gösteriyor.Bir süre sonra annesinin akıl hastası olduğunu ve onu çok sevdiğini söylüyor.Şayet o an, körle yatan şaşı kalkar diye düşünüyoruz.Norman Bates, Marie Crane ile yemekte konuşurken, onun hırçın, karışık ve nefret dolu duygularına şahit oluyoruz.Gecenin sonuna doğru, filmin isminin nerden geldiğini anlıyor ve o ünlü banyo sahnesine şahit oluyoruz.O sahnede, içine kan akan musluktan, kadının gözüne geçip ustaca olmuş.Banyo sahnesinin 7 günde çekildiğini de hatırlatmak isterim.

Paranın saadet getirmediğini, mutlu etmediğini, mutsuzluğu kapatmadığını anlıyoruz ve para da kadınla birlikte bataklığın dibini buluyor..

Hitchcock bir sahnede, bir kadına şunu söyletiyor: " Böcekler veya insanlar için ölüm, her zaman acımasız olmalı" Hitchcock söyletiyor diyorum çünkü bu bariz onun lafı.Norman Bates, onun alter egosu, olmak istediği, ama olamadığı kişi.O kendini tatmin etmek için bu tip karakteri, filmleri gerçekçi bir şekilde beyazperdeye yansıtıyor ve bunda da hayli başarılı oluyor.

Daha sonra özel bir dedektifin, Marie Crane'in ve yanındaki 40.000 $'ın peşine düşüşünü, ipuçlarıyla bu motele gelişine şahit oluyoruz.Norman Bates, dedektifi siyahları için karşılıyor, burada da kıyafet ve renklerin, hikayeyle parerel gittiğini farkediyoruz.Sadece annesini taşıdıktan, ona karşı çıktından sonra Norman Bates, beyaz bir gömlek giyiyor.Onun dışında hep siyahlar içinde görüyoruz.

Dedektif biraz daha araştırma için motele tekrar geri döndüğünde, misafirhanedeki kargayı görüyor ve Norman Bates'in kötü olduğunu anlıyor.Bir kaç dakika sonra banyo sahnesi kadar ünlü olmayan fakat bir o kadar tüylerimizi diken diken eden bir sahneyi görüyoruz.Yalın ama etkileyici olmayı başarabilmiş bir cinayet sahnesi.

Dedektif gitmeden önce Marie Crane'in sevgilisine ve kız kardeşine "1 saate kadar döneceğim" demesi üzerine, ikisi de bu esrarın peşine düşüyor.Şerif'e ( ya da yardımcısıydı, hatırlamıyorum ) gidiyorlar fakat inandıramıyorlar...Şerif, Norman'ın annesinin 10 yıl önce öldüğünü söylüyor.Oysa annesinin yaşadığı hakkında emin olan ikili, sonunda bir konuk gibi motele gitmeye karar veriyorlar.

Norman Bates'in annesini taşıdığı sahnede, Hitchcock resmen yönetmeliğini göstermiş, yönetmenlik açısından harika bir sahneye imza atmıştır.Bu dakikadan itibaren olaylar hızlanıyor ve sona yaklaşıyoruz.Marie Crane'in sevgilisi ve kız kardeşi motel'e gidiyor, anneyi bulmayı çalışıyor.Anneyi buluyorlar fakat 10 yıl önce ölmüş, aradan geçen zamanda sadece iskelet halinde buluyorlar.O anda kadın kıyafetile Norman Bates ortaya çıkıyor, ve kızı öldürmeye çalışıyor.Marie Crane'in sevgilisi ise buna engel olup, adamı adalete teslim ediyor...

Sonunda aslında Norman Bates'in, annesini ve sevgilisini kıskanıp zehirlediğini anlıyoruz.10 yıl önce zehirlemiş ve mezardan annesinin cesedini çalıp, zihninde bir annesi bir kendisi olmuş.Ama hiç bir zaman tam olarak kendisi olamamış bir akıl hastası olduğunu, beynindeki bu kişilik savaşını sonunda annesinin kazandığını ve sonunda hayatına annesi olarak devam edeceğini anlıyoruz.Öldürdüğü kişileri ise annesi olarak öldürdüğünü, annesi olarak oğlunu yani kendisini kıskandığını anlıyoruz.Bazen gerçek Norman Bates'in yüzüne vurduğunda, gerçeği kabullenmemek için annesi yerine geçerken kılık değiştirdiğini hatta ucuz bir peruk bile taktığına şahit oluyoruz.


Filmin sonunda annesi olarak aklından geçen düşünceleri duymamız ise son derece zekice yapılmış bir film olduğunu bize hatırlatıyor.Atmosferi çok iyi sağlanmış, artık bir klasik haline gelen, müzik kullanımıyla ve oyunculuklarıyla hayran bırakan bir film Pyscho...
Not: Bu film 18 Haziran 07 tarihinde eleştirilmiştir.

20 Ağustos 2007 Pazartesi

Star Wars: Episode VI: Return of the Jedi


Yönetmen: Richard Marquand
Senarist: George Lucas & Lawrence Kasdan
Vizyon: 25 Nisan 1997 (Türkiye)
Tür: Macera & Bilim-Kurgu & Aksiyon & Fantastik
Süre: 134 dk.
Yapım: USA
Dil: İngilizce


Dokuz film olarak tasarlanan fakat altı filmi çekilince, son üçlemesi iptal edilen Star Wars'un, çekilmiş üçüncü, serinin ise son, yani altıncı filmi, (kabul, kafanız karıştı, haklısınız) görkemli savaş sahneleriyle, yarattığı özgün dünyada iyinin ve kötünün mücadelesini, karanlık çağın sona ermesini ve adından anlaşılacağı gibi iyi jedi'ların döneminin başladığı, karanlık çağdan çıkılıp, evrenin jedi felsefesini, iyiliği, barışı, adalet ve gücü tekrardan benimsemesini, sith'lerin döneminin bitişini anlatıyor.

Lucas, ilk önce bu filmin yönetmenliğini David Lynch'a teklif etmiş.Lynch, başka bir proje
üstünde çalıştığından bunu red etmiş ve klişeleri yaratan böyle bir projeye katılmamış.Evet, biraz yazık olmuş.Lynch'ın yorumuyla bir Star Wars izlemeyi kim istemezdi ki!?

Filmin konusunu ve olay örgüsünü starwars.gen.tr'den aldım.O web sayfasında Star Wars ile
ilgili türkçe, en geniş kaynağa sahip olabilir, Star Wars büyüsüne iyice kapılabilirsiniz:
Lord Vader'in kurduğu tuzak sonucu Karbon Tankına konulmuş şekilde Jabba'nın eline düşen Han Solo'yu kurtarmak üzere arkadaşları harekete geçmişlerdir bile.R2-D2 , C3-PO ve Lando suçlar Lordu Jabbanın sarayına girmeyi başarırlar ardından Solo'nun değişmez dostu Chewbacca, Leia ve Luke'ta Solo kurtarmak üzere Tatooine'e gelirler.Bu arada İmparator yeni bir Ölüm Yıldızının yapımını başlatmıştır.Palpatine'in emriyle yapılan Ölüm Yıldızı romanlık bir gezegen olan Endor'un yörüngesinde yine aynı gezegende bulunan imparatorluğun kalkan jeneratöründen güç alarak dış saldırılara karşı korunaklı bir şekilde tamamlanmayı beklemektedir.

Luke ve arkadaşları Han'ı zalim Jabba'nın elinden kurtardıktan sonra Jabba'yı da yok ederek
Tatooine'den ayrılırlar.Han ve diğerleri asilerin yıldız filosuna katılmak üzere randevu noktasına giderlerken Luke ise eski bir dosta Jedi Hocası Yoda'ya eğitimini tamamlamak üzere yola çıkar.Luke, Dagobah Sistemine geldiğinde artık çok geçtir, yaşlı Jedi Hocası Yoda artık ömrünü tamamlamak üzeredir.Luke'a ise ancak hocasına veda etmek kalır.Asiler ise bu arada Ölüm Yıldızı II'nin yerini saptamışlar ve yok etme planlarına girmişlerdir.Han Leia Chewie ve onlara eşlik eden bir ekip ele geçirilen eski bir imparatorluk mekiği ile Endor'a gidecek, General Lando ve Amiral Ackbar komutasındaki yıldız filosuda Ölüm Yıldızına yok edici darbeyi indereceklerdir.
Ama herkesin tahmin ettiğinin aksine Ölüm Yıldızı tam olarak çalışır haldedir.Palpatine'de Ölüm Yıldızına gelir.Onun tek amacı ise Asiler için artık bir sembol haline gelen Vader'in oğlu Luke'u ele geçirip, ya gücün karanlık kısmına geçirecek yada yok edecektir.Endora giden Han ve ekibi, önce Ewok denilen ilkel ancak zeki yaratıkların eline düşerler daha sonra bu yaratıklar Lazer kalkanı jeneratörüne yapılacak saldırıda büyük rol oynayacak, asilerle işbirliği yapacaktır.
Luke ise İmparatorluğa teslim olur ve babası ile birlikte Ölüm Yıldızı'na gider.Orada
İmparator ile karşılaşır.Palpatine onu Gücün karanlık kısmına geçmesi için zorlar ama
başaramaz.Luke ve babası Vader arasında ölümcül bir düello başlamıştır bile.Bu arada Endor
yakınlarına ulaşan Asi birlikleri Ölüm Yıldızına saldırmak üzeredir ama Yıldızın kalkanı
hala çalışmaktadır çünkü aşağıda Endor gezegeninde Han ve arkadaşlarının başına
beklemedikleri olaylar gelmiştir.

Ancak üstesinden gelmeyi başarıp kalkan için enerji üreten jeneratörler yok edilir.Luke ile
babasının düellosu ise sonuçlanmıştır.Luke Vader'i altetmiştir, buna çok kızan Palpatine
ise Luke yoketmek üzereyken Vader tarafından öldürülür.Fakat Lord Vader için artık yaşam
sona ermek üzeredir, Vader'in tek isteği artık oğlunu kendi gözleriyle görmektir, ki bunuda
yapar.

Bu arada asilerin saldırısı başarıyla sonuçlanır, Lando ve arkadaşları Ölüm Yıldızı II'nin
ana reaktörünü havaya uçururlar ve bu ölümcül savaş makinasını yok ederler.Ve bu yokoluş
artık bazı şeylerin başlangıcı anlamına gelmektedir, Coruscant'tan, Bespin'e, Tatooine'den
Yavin'e her yerde İmparatorluğun yok oluşu kutlanmaktadır.Artık eski Cumhuriyetin üzerine
yeni taşlar mı örülecektir yoksa bu ölümcül savaşlar daha sürecek midir?
Serinin son filmi olmasına rağmen bir çok soruya cevap bulamıyoruz.Zaten bu yüzden yeni bir
trilogy yapıldı.Leila, Luke'un kızkardeşi, Darth Vader ise babası çıkınca insan kendini bir
anda yeşilçam filmlerinde hissediyor.

Eski üçlemenin her biri en az iki oscar kazandı.Bunların en önemli özelliği de en iyi efekt
ödülü iki (galiba üç) kere almasıdır.Efektler o kadar ustaca, o kadar detaylı yapılmıştır,
üstünde o kadar uğraşılmıştır ki; o dönem bütün bunları izleyince, izleyicinin çalıştırması
gereken hayalgücü kalmıyor.Çünkü tüm olaylar önünde gerçekleşiyor, hemde sanki CGI
teknolajisiyle yapılmış gibi! Gerek kostüm, gerek efekt, gerek dekor, gerekse tüm diğer
teknik alanlarda, oscar'da hakettiğini bulmuştur.

"Return of the Jedi" kusursuz bir final ile noktayı koyuyor.Lord Vader'in tekrar Anakin
Skywalker oluşunu, İmparator'un yıkılışı ve aydınlık geleceğin gelişini çok güzel
anlatılmış.İmparator-Dart Vader ve Luke Skywalker piramtinde, koca bir evrenin, en önemlisi
iyilik ve kötülüğün çatışmasını anlatıyor.
~

19 Ağustos 2007 Pazar

Taxi Driver


Yönetmen: Martin Scorsese
Senarist: Paul Schrader
Vizyon: 8 Şubat 1976 (USA)
Tür: Drama / Suç
Süre 113 dk.
Yapım: USA
Dil: İngilizce


Dünyanın en iyi yönetmenlerinden biri olarak kabul edilen Martin Scorsese'nin başyapıtı, 1976 tarihli bu efsane filmi 31 yıl sonra izleme şerefine eriştim.Daha önceleri hep cnbc-e'de izlemeye çalışıp, hep bir aksama sonucu izleyememiştim.Halen iki ayda bir cnbc-e'de yayınlanır ve büyük rağbet görür Taxi Driver.

Film, New York'un kirli sokaklarında, taksicilikle uğraşan eski bir Vietnam gazisinin, toplumu kurtarmak ve pisliklerinden arındırmaya zamanla kendine adamasını konu alıyor.Travis Bickle'nin yazdığı günlüğüyle, hastalıklı olarak lanse edilse de, bence normal olan iç dünyasına tanıklık ediyoruz.Toplumun giderek kötüye doğru yöneldiğini, birilerinin bir şey yapması gerektiğini düşünen, uyuma zorluğu çektiği için gece yarısını taksicilik yaparak geçiren, bu sayede de New York sokaklarında dolaşma fırsatı bulup, insanlarla tanıştıkça, onları gördükçe, onlara karşı olan kini artan biri Travis Bickle.

Onun iç dünyası biraz ergenlik bunalımındaki gençlere benziyor.Toplumdan kendini soyutlama ihtiyacı duyan ve herkese kinle yaklaşan ergenlere benziyor.Fakat o toplumdan kendini soyutlamak yerine, toplumun içine daha da karışıyor.Belki bu yüzden de bir temizleme operasyonun olması gerektiğine karar veriyor.Aslında küçük bir çocuğun, çok şey görmüş bir
bedende can bulmasının sonucu bu durum.Bir de Vietnam'da ülkesi için savaşıp, toplumu gördükten sonra uğruna savaştığı şeylerin değersiz olduğunu anlaması ve bu gerçeği kabullenememesi var.

Martin Scorsese, Robert De Niro ve Paul Schrader'İn işbirliğinin ürünü olan "Taxi Driver" sinema tarihinin gelmiş geçmiş en ünlü anti-kahramanlardan birini vermekle kalmadı, modern kentli yalnızlığının çarpıcı bir resmini çizerek, döneminin baskın bir ruh haline de parmak
bastı.Nerden bakarsanız bakın, tam bir klasik! Yönetmenliğinden bakarsanız; Martin Scorsese'nin yaratıcı anlatımına, müziğine bakarsanız vurgulu ritimleri ve döneme uygun caz
tınılarına rastlıyorsunuz.Öyküsüne bakarsanız, çarpıcı bir karakter incelemesi ve modern
yaşamın karanlık tarafı üzerien sarsıcı bir yorum.Oyunculuğuna bakarsanız, Robert De Niro,
gelmiş geçmiş en ünlü performansını sergilemekte...

Film her şeyden önce yanlızlık üzerine kurulu.Travis, günlüğüne hayatı boyunca nereye
giderse gitsin, yanlızlığın onu takip ettiği yazıyor."Tanrı'nın yanlız insanıyım" diyor,Dostoyveski'ye yaptığı göndermeyle.Şehrin ortasında, kalabalığın içinde, kabuğuna çekilmekonun yanlızlığı.Filmde toplumu gözlemleyici görevi görüyor.Bir nevi topluma, insanlara onungözünden bakıp, onun insanları beyninde yargılama şeklinde şahit oluyoruz.Film, anlatmak
istediklerini Travis karakteri üzerinden anlatıyor.Bu yüzden de Travis Bickle'nin iç dünyasını incelemek, psikolajik ve sosyal bakımından irdelemek gerekiyor filmi daha iyi anlayabilmek için.Filmde, dünyayı Travis'in taksisinin yağmurlu camından görüyoruz.

Travis'in yanlızlığı aslında kendisinin içten içe bunu istemesi, kendi kendine kabuğuna
çekilmesiyle açıklanabilir.İnsanlarla bağlantı kurma, bir ilişki içinde olmak istese de, kendi farkına varmadan, yanlız olmaya alıştığı ve o kısır döngüye kapıldığı için ters tepki veriyor.Bunun en güzel örneği de; senatörün seçim kampanyasında görev yapan Betsy'yi ilk
buluşma olarak bir porno filmine götürmesi.İstemeden de olsa insanlarla arasında bir duvar
koyuyor Travis.Duvar aşınmaya başladıkça, kendi eski haline dönmek için çabalıyor.Ve en
kötüsü bunu farketmeden yapıyor.Çünkü neyin doğru, neyin yanlış olduğunu anlayamıyor.İçten
içe yanlızlığı arzuluyor, dünyaya, insanlara çıkan kapısını aralamaktan çekiniyor Travis.

Dışarıyla, insanlarla iletişim kuramayınca, yanlızlığı giderek arttıkça, Travis kendine, kendi bedenine yöneliyor.Bedenini çalıştırıp, zihniyle ulaşamadığı dışarıya, bedeniyle ulaşmaya karar veriyor.Çocuk fahişe İris ile karşılaşınca da kafasında uzun süre plandığı şeyi yapmak için harekete geçiyor.Kendini kabul etmeyen topluma karşı savaş açıyor ve belki de dikkat çekmek için bunu yapıyor.Her yanını silah ve bıçakla donatıyor, saçını mohawk stili kesiyor, kendini hazırlamaya çalışıyor.

Kendini hazırladığı şeyin, toplumun pisliklerde arındırma girişimi olduğunu anlıyoruz.Şehir pisliğini temsil etmekte olan çocuk fahişe İris'i kurtarmaya, girdiği bataklıktan çıkarmaya çalışıyor.Filmin sonlarına doğru da Travis'İn ruh halini temsil eden, karanlık ve sert atmosfer gittikçe belirginleşiyor.Martin Scorsese'yi taksinin arka koltuğunda otururken, Harvey Keitel'i ise, İris'in pezengi, Jodie Foster'ı çocuk fahişe İris olarak görüyoruz.Tüm bu yan roller filmi daha da zenginleştiriyor.

"Ben" ve "onlar" ile kafayı bozmuş Travis, hesaplaşmak, toplumu süpürecek yağmur olmak için kendini eğitiyor, kafasında belki de hiç yapamayacağı planlar kuruyor.Senaryo, Dostoyevski'nin "Yeraltından Notlar", Albert Camus'un "Yabancı" ve Sartre'ın "Bulantı"sını kaynak edinmiş.Edebiyattan bolca beslenen bir senaryo yazmış Schrader.Özellikle varoluşçu edebiyat klasiklerinden...

Hayatın normal düzeninden kopup, kendini saplantılı bir amaca yönelten Travis'in hikayesi, Vietnam Savaşı sonrası amerikanın ruhsal halini resmetmekte.Travis, geri döndüğü ülkesinde
yarı gerçek, yarı düşsel bir dünyada, arada kalıyor.Topluma yeniden ayak uyduramıyor,
sonunda yıkıma boyun eğiyor.Tabii ki yıkılmadan önce topluma bazı dersler vermek, planlarını gerçekleştirmek istiyor.

Senatörün seçimi kazanıp, amerikan başkanı olduğu zaman, silahıyla ve mohawk saçıyla, kalabalığın arasından sıyrılıyor Travis.Fakat farkedildiğinde kaçmak zorunda kalıyor.Onca zaman kurduğu planların işlememesi sonucunda yaşadığı şiddet patlamasını, İris'i kurtmarmak için kullanıyor.İris'i, Sports'tan kurtarmaya çalışırken boyun ve kolundan vuruluyor.İris'in yanına, koltuğa oturduğunda, tüm adamları öldürdüğünde, polis kapıya dayanıyor.Polisler silahını ona uzatıyor, kıpırdamamasını söylüyor.O ise elinden yere damlayacak kadar kanlı elini silah şekline sokup, başına götürüyor.Bir kaç kere ateş ediyor ve gözlerini yumuyor.Kendi kendine bu durumun içine girdiğini, kendi kendini öldürdüğünü ve körüklediğini, aslında dış toplumun bununla ilgisi olmadığını anlıyorsunuz.O tehlikeli silah görünümlü ama zararsız bir dürtüye, bir iş sese boyun eğiyor.O topluma başkaldırışı temsil ediyor.

Travis Bickle: "Are you talking to me?"

Yararlanılan Kaynaklar:
Sinema Dergisi, 2007/03

Star Wars: Episode V: The Empire Strikes Back


Yönetmen: İrvin Kershner
Senarist: George Lucas & Leigh Brackett & Lawrence Kasden
Vizyon: 11 Nisan 1997 (Türkiye)
Tür: Macera & Bilim-Kurgu & Aksiyon & Fantastik
Süre: 124 dk.
Yapım: USA
Dil: İngilizce


Asiler için karanlık zamanlar yaşanmaktadır.Buzlarla kaplı soğuk gezegen Hoth'a yapılan inanılmaz saldırıdan sonra, isyancılar İmparatorluk'un kovalamacaları sonunda galaksinin dört bir yanına dağılmak zorunda kalmıştır.Han Solo ve Prenses Leia, İmparatorluk filolarından Bespin şehrine kaçmaya çalışırken, Luke Skywalker, Dagobah bataklıklarında gizemli Jedi Master'ı, Yoda'yı aramaktadır.Luke'u karanlık tarafa geçirmeye teşebbüsünde bulunan Darth Vader, onu bir tuzağın içine çekmeye çalışır.Sith Lord'yla yapılan acımasız bir ışın kılıcı düellosunun ortasında Luke, Skywalker efsanesiyle ilgili korkunç bir gerçekle karşı karşıya kalır.

Çekilen ilk bölümde, Luke Skywalker, asilere yeni katılmış, alışma sürecindeydi.Bu filmle Jedi olma yolunda emin adımlarla ilerlediğine, gücün yardımıyla Darth Vader ile yüzleştiğine ve Star Wars'ta önemli bir yeri bulunan Skywalker kehanetiyle ilgili gerçeği öğrenmesine şahit oluyoruz.Han Solo'yu, Lost'un Sawyer'ı ile kıyaslıyor, filmin sadece yarısında görebiliyoruz.Prenses Lelia'nın kalbi ise Luke ve Han Solo arasında gidip geliyor.En önemlisi filmin sonu bu kez mutlulukla değil, "acaba şimdi ne olacak?" diye düşündürerek bitiyor.

Film bu kez George Lucas tarafından finanse edilip, İrvin Kershner tarafından yönetiliyor.Yoda'yı ilk defa görüyor ve saygı duyuyoruz.Film bitince de jedi olmak için büyük bir heves duyuyoruz.İlk filmde yangından mal kaçırır gibi yapılan montaj bu sefer daha düzgün bir şekilde, filmin hakkını vererek yapılmış.

Sinema tarihinin en kötü karakteri Darth Vader, bu filmde bizim içinde daha da karmaşık biri oluyor.Ağzından dökülen "i'am your father" kelimeleriyle de zaten trilogy'nin bu bölümünü eşsiz kılıyor.Altıncı filme bir sürü açık kapı bırakılıyor (yoda'nın başka bir umut olduğunu ima etmesi) ve zekice senaryosuyla hayran bırakıyor.Star Wars serisinin 5., ama çekilen ikinci filmi olan, sonu kutlamalarla bitmeyen tek film olma özelliğini taşıyan bu film kesinlikle zekice tasarlanmış ve hikayeye kattığı yeni karakterler,manevralarla da bunu kanıtlamış.

Tüm zamanların en çok esin kaynağı olmuş bir serinin, ikinci bölümü kesinlikle Star Wars fanlarını doyuruyor ve destansı bir şekilde seriye devam ediyor.En iyi devam filmlerinden biri olduğunu düşünüyorum.Ayrıca büyük savaş sahnesinin sonlara doğru değil, filmin tam ortasında olması, büyük kehaneti öğrenmemiz, Darth Vader'ın kafasının arkasından ufak bir parçasını görmemiz, İmparator ile ilk defa karşılaşmamız bakımından ilk filmi alıp, bir kaç basamak ileriye götürüyor.Hem orjinal olması, hem de bir çok ilklere sahip olması bakımından benim için şu anlık en iyi Star Wars filmi!

Darth Vader: "I'm your father!"

~
Star Wars: Episode İV: A New Hope
Star Wars: Episode VI: Return of the Jedi

18 Ağustos 2007 Cumartesi

Star Wars: Episode İV: A New Hope


Yönetmen: George Lucas
Senarist: George Lucas
Vizyon: 28 Mart 1997 (Türkiye)
Tür: Macera & Bilim-Kurgu & Aksiyon & Fantastik
Süre: 121 dk.
Yapım: USA
Dil: İngilizce


Tabii ki de bilmeyeniniz yoktur ama olur da benim gibi 30 sene sonra Star Wars ile tanışmışsanız diye kısa bir bilgilendirme geçiyorum: Seri 6 filmden oluşuyor.İlk film "star wars episode iv a new hope*'tur.Daha sonra serinin 5. ve 6. filmi gelir...Diğer üçleme ise yeni çekilmiş olup, 3,2,1 şeklinde vizyona girer.Yani olay kronolajisi gelecekten geçmişedir, geriye doğru akar.Bence serinin orjinalliği de buradadır zaten.

George Lucas ilk bölümü gecenin bir vakti, uykusu kaçmış bir şekilde, tuvalette yazmış.Stüdyo çekimler iki hafta uzadığı için projeyi iptal etmekle tehdit etmiş.Filmin gişede başarısız olacağı düşünülmüş ve hiç umut bağlanmamış.Tüm bu zorlukların altında, binbir çabayla çekilmiş Star Wars'un ilk filmi...

Filmin orjinal adı "star wars"'tur.Fakat film gösterime girdikten birkaç yıl sonra ana karakteri Luke Skywalker yeni bir umudu temsil ettiğinden, George Lucas tarafından adı "star wars: a new hope" olarak değiştirildi.Tatooine gezegeninde basit bir çiftçi olan Luke'un, gücü kullanmayı öğrenmesini, bir prensesi kurtarmasını ve Darth Vader komutanlığındaki imparatorluk ordusunu mağlup eden asiler ordusuna yardım etmesini konu alıyor.

Filmin bu kadar başarı getirmesinin, üzerinden 30 yıl geçse de kendini izlenilir kılmasının nedeni zamandan bağımsız olan tasarım ve kostümleri.Gemi ve gemi içi tasarımları, şehir tasarımı, yerleşim yerlerinin tasarımı, silah ve karakter tasarımı büyük bir ustalıkla yapılmış.Kesinlikle büyük bir hayalgücüyle yaratılmış bir evren! George Lucas, belki çok iyi bir yönetmen değil fakat iyi bir senarist olduğu ortada.Yarattığı evrendeki yaşayanların saç şekilleri(ki yetmişlerin sonunda moda olan saçma saçlar yok), giysileri, farklı ırkların tipleri ustalıkla tasarlanmış.Teknolajiyi izleyiciye teker teker açıklamak yerine, hikaye de ufak bir unsur olarak kullanmış Lucas.

Sahneler arası geçişler biraz sırıtıyor.Atilla Dorsay ise bunu şöyle açıklamış: "Söyleyecek bir şeyi yoktur, gösterecek şeyleri vardır." Bu yüzden aceleye getirilmiş gibi duran montajı filmin tek kusuru olmuş.Tabii bir kusur da günümüzde sağlam klişe olarak kabul edilen bir çok şeyin filmde bulunması.Belki vizyona girdiğinde klişe olarak adlandırılmasa da günümüzde izleyenler bunu çok rahat farkedecek, bu kadar konuşulan filmde bunları gördüğü için yadırgayacaktır.

20th Century Fox, tarihi bir hata yaparak filmin gişedeki %40'lık hakkını George Lucas'a satmıştır.Filmin abuk sabuk bir şeye benzeyeceği ve gişede ellerinde patlayacağı öngörüsüyle, %2'lik kısımı da Ben Kenobi'yi oynayan Guinness'e satmıştı.Tabii 11 milyon dolara mal olan film, 175 milyon dolar hasılat yapıp, Guinness'i zengin etmiş, Century Fox'Taki yetkilileri de büyük bir pişmanlığı boğmuştur.George Lucas ise işin ciddiyetine varıp, bir efsane yaratma yolunda emin adımlar atmaya karar vermiştir.

Filmin toplumsal histeriye dönüşmesi, bir fenomen olmasının ardında harika pazarlama stratejisi ve Harrison Ford gibi tanıdık simalar var.George Lucas, toplumun ihtiyaç duyduğu bilim-kurgu açlığını çok iyi değerlendirmiş ve zekice hamlelerle efsane yaratmış.Bizde otuz yıl sonra special edition'ını satın alıp, tozlu dvd rafında bir yıl bekletip, ardından büyük bir cesaretle Star Wars kapısını açmak kalıyor.Filmi raftan çıkarmadan önceki gece bana, rüyam da "Star Wars" filmini çağırtıran bir takım şeyler gördüm.Ardından Star Wars'un büyülü kapısını açtım, yarın "star wars episode v: the empire strikes back" ile biraz daha aralayacağım...

Yoda: "May the force be with you"

~
Star Wars: Episode V: The Empire Strikes Back

Star Wars: Episode VI: Return of the Jedi

Memoirs of a Geisha


Yönetmen: Rob Marshall
Senarist: Robin Swicord & Arthur Golden (kitap)
Vizyon: 10 Şubat 2006 (Türkiye)
Tür: Drama / Romantik
Süre: 145 dk.
Yapım: USA
Dil: Japonca / İngilizce


Yazar Arthur Golden, 97 yılında aynı adlı kitabı yazmış, kitap uzun süre en çok satanlar listesinin en başlarında kalmayı başarmıştı.Tabii ki de bir yapımcı ordusu, bu filmin haklarını satın almak için yazarın kapısını çaldı..Spielberg, kitabın haklarını satın aldı ve aradan tam sekiz yıl geçtikten sonra, gerek oyuncu, gerekse yönetmen bir çok kişinin ismi geçtikten sonra -ki bunlar arasında Speilberg, Spike Jonze, Kimberly Peirce- proje Chicago'nun yönetmeni Rob Marshall'a teslim edildi.Miramax ile olan sözleşmesi sorun yaratsa da, problem çözüldü ve Robin Swicord'un senaryosuyla Eylül 04'te çekimler başladı.2005'in son günlerinde film hazır oldu, sekiz yıllık ufak dergi haberi olmaktan çıkıp, nesnel bir hal aldı...

Eleştirmenler tabii ki yine fikir ayrıcalığına düştü.Kimilerine göre kitapla kıyaslanırsa çok kötü bir iş ortaya çıkmıştı.Kimilerine göre müzikalden gelen yönetmenin sadece müziklere ağırlık vermişti.Kimilerine göre de kitabın anlatmak istediklerini çok iyi bir şekilde yansıtmış, çokgerçekçi bir uyarlamaydı.

Kitabını okumadığım için kitapla kıyaslayamayacağım.Fakat tek başına bir film halinda bakarsak iki buçuk saatlik Sayuri adlı Geyşa'nın hayat hikayesini anlatmakta.Ve bunu John Williams'ın başarıyla kotardığı, 1920lerin atmosferine yakışan, uzakdoğu tınılarıyla dolu, muhteşem bir işitsel şölen eşliğinde yapıyor.Kostümler ve mekanlar çok ayrıntılı.O dönemin ruhuna sadık kalınmış.Oyuncular gerçek geyşalardan yardım alarak rollerine hazırlanmış.Tabii ki de bu tip filmler biraz Oscar'a yönelik olduğundan tüm japon halkı çatır çatır ingilizce konuşuyor.Bunu da kötü bir aksanla yapıyorlar! Üstüne japon kökenli karakterleri çinliler oynuyor.Eminim Japonlar bu filmi izlerken içerlemiş, hatta sinirlenmiştir.

İki buçuk saatlik uzun zamanına rağmen, film çok akıcı.İzlerken çok keyif alıyorsunuz ve bittiğinde geyşalar hakkında bir dolu bilgiye sahip oluyorsunuz.Eğer birazcıkta olsa uzak doğuya, geyşalara ilginiz varsa izlemenizi tavsiye ediyorum.Küçük Chiyo'nun, nasıl Japonya'nın en önemli, şöhretli geyşası olduğunu anlatan film, iki pararel hikayeden oluşmakta...

Birincisi; ailesi tarafından bir geyşa evine satılan ve orada köle olarak çalışmaya başlayıp, ardından da keşfedilip, kısa sürede Tokyo'nun en önemli geyşası haline gelen, Chiyo'nun adım adım Sayuri'ye dönüşmesi.Diğeri de; İkinci Dünya Savaşı öncesi veİkinci Dünya Savaşı sonrası Japonya'nın hali...Belki Japonya'nın bu hali Sayuri'nin hikayesinde arka planda duruyor gibi gözükse de kesinlikle değil.Film, Japonya'yı politik ve sosyal anlamda inceliyor.Belki bunu Sayuri, belki geyşalığın üstünden yapıyor fakat bu kesinlikle filmde önemli bir rol olarak duruyor.

Yönetmen de Hollywood'a göre olan hikayeye, görsel olarak bir şeyler katmak istemiş.Bunda başarılı olmuş ama ara ara filmin hikayesini aksatmış.Galiba bu yüzden de Akademi'den "en iyi uyarlama" Oscar'ını alamadı.Mutlu ve yakışmayan finaliyle de film boyunca "geyşaların aşık olmaya hakkı var mıdır?" sorusuna cevap vermiş.Fakat "Keşke bu soru seyirciye bırakılsaydı da sondaki öpüşen geyşayı görmeseydik daha da çarpıcı olurdu" diye düşünmeden edemiyorum.

Her çalgının bir insanı temsil ettiği derece de anlamlı, ayrıntılı ve olağanüstü müzikler eşliğinde Japonya'nın değişimine, bir kadının nasıl geyşa olup, hangi evrelerden geçtiğine şahit oluyorsunuz.Sorunuzu duyuyorum ve cevap veriyorum: Tabii ki de film, Çin'de yasaklandı.

Sayuri: "The heart dies a slow death, shedding each hope like leaves until one day there are none.No hopes, none remain."

08 Ağustos 2007 Çarşamba

Capturing the Friedmans


Yönetmen: Andrew Jarecki
Vizyon: 18 Mart 2005 (Türkiye)
Tür: Belgesel
Süre: 107 dk.
Yapım: USA
Dil: İngilizce

Belgeseller çoğunlukla bir olayı aydınlatmak, bir olay ya da bir şey hakkında daha fazla bilgi vermek üzerine yapılır.Size düşünme fırsatı vermez, hemen ortaya kanıtları çıkarır ve sizi ikna eder.Fakat bu belgesel böyle değil.Sizi ikna etmek gibi bir derdi yok.Tek derdi Friedman Ailesi'nin başından geçenleri, olabildiğince objektif bir biçimde ekrana yansıtmak ve sizi düşündürmek...Neyin doğru, neyin yanlış olduğuna karar veren belgesel değil, sizsiniz.

Yönetmen Andrew Jarecki, New York'ta palyonçalar hakkında kısa film çekerken, New York'un en çok kazanan palyançosu, aynı zamanda Friedmanların en büyük ağabeyiyle tanışır.Kısa sürede dost olurlar ve Andrew Jarecki, onlar hakkında bir belgesel yapmaya karar verir.Peki bu ailenin önemi nedir ki belgesel çekilsin?

Friedmanlar'ın yaşadıkları, Amerika'nın çözülmesi en zor davalarından biridir...Amerika'da sıradan bir orta sınıf ailesi olan Friedmanlar'ın çarpıcı hikayesi, ailenin babası Arnold Friedman'nın ve oğlu Jesse'nin (üç kardeşler) yaşları 7 ile 12 arasındaki 140 çocuğu taciz ve tecavüz ettiği gerekçesiyle, bir şükran günü, polislerin kapıya dayanmasıyla başlıyor.Arnold, bilgisayar dersleri veren, dışarıdan normal görünümlü bir insandır.Fakat bu soruşturma geçmişinde saklamak istediği bazı hataları ortaya çıkarır.Evet, eskiden iki erkek çocuğa tacizde bulunmuştur.Fakat onun dışında hiç bir şey yapmamıştır ve Jesse gibi suçsuz olduğunu söylemektedir.Belgeselde avukatlar, investigator, Friedman ailesi ve tecavüz kurbanları ile görüşülmüş, ifadelerdeki çelişkiler birbir ortaya çıkarılmış.Çocukların, taciz edildik, edilmedik, sınıfta bulunanların olaylara şahit olduk, olmadık şeklindeki ifadeleri, polisin çocuklara yaptığı baskılar bir bir gözler önüne serilmiş.1987 yılındaki tüm bu suçlamalar ardından babanın evden, hapishaneye gidişini küçük kardeşin elindeki kameradan izliyoruz.Filmin %40'ı gerçek görüntülerden oluştuğu için hem persfektif hem de daha gerçekçi olmuş.

Belki belgesel bittiğinde kafanız biraz karışmış, suçsuz ya da suçlu olduklarına dair karar veremez hale gelmiş oluyorsunuz.Suç ve ceza, hukuk sisteminin ilerleyişi hakkında derin ama sessiz bir düşünceye kapılıyorsunuz.Hukukun işleyişine dair izlediğiniz bu kesit, kişi de ardından sorgulamayı getiriyor.Beyniniz filmin kanıtlarını bir bir toplayıp, mantıklı bir karar verirken, vicdanınız parçalanmış bir aileyi görünce "suçsuz onlar" diyor.Sonuçta kesin bir karar veremiyor, "suçlularsa az bile", "suçsuzlarsa gerçekten bir aileyi mahvetmişler" diye düşünüyorsunuz.

Orta sınıf, normal bir ailede suç işlediği söylenilen iki kişinin, suçlu veya suçsuz olsa da toplumdaki yansımasını, hayatlarını nasıl etkilediğini anltıyor ve saygın bir öğretmen görünümündeki Arnold Friedman üzerine yoğunlaşıyor.Mahkeme sürecinde yaşanılanlar, aile içindeki fikir ayrılıkları, kavgalar kare kare kaydedilmiş.Başka bir hayatı olduğu anlaşılan Arnold'un, ailesindeki bu çelişkiler tam anlamıyla verilmiş, bu da belgeseli etkileyici kılmış.

Arnold Friedman tüm suçları kabul etmek zorunda kalıp, kabul edip, hüküm giyip, demir parmaklıklar ardına geçtiği zaman bir plan yapıyor.Kendisiyle birlikte oğlu Jesse'nin de hayatını mahvettiği için kendini suçlu hisseden Arnold, kendisine sigorta yaptırıyor.Ardından intihar edip, 250 $ dolar bırakıyor Jesse'ye...Bu anda aslında oğulların babalarına verdiği değerden daha fazlasını babalarının onlar için beslediğini farkediyoruz.Bu bizim suratımıza tokat gibi çarpıyor, afallaştırıyor.Tabiki filmin son sahnesini gördükten sonra da bir kaç gün kendimize gelemiyoruz...

Howard Friedman: Bozuk aile yapısı diye birşey vardır ve sanırım biz de bunda bir numarayız!

07 Ağustos 2007 Salı

Allegro


Yönetmen: Christoffer Boe
Senarist: Christoffer Boe & Mikael Wulff
Vizyon: 12 Mayıs 2006 (Türkiye)
Tür: Drama
Süre: 88 dk.
Yapım: Danimarka
Dil: Danca


Film, bir piyanistin, hayatının aşkını bulmasıyla başlıyor.Ve farkediyor ki artık daha iyi piyano çalıyor, onun yanındayken kendini daha çok insansı, iyi hissediyor.Kız bir gün çekip gidince de o ana kadar yaşadığı her şeyi bilinçaltında bir kutuya kilitliyor.Bir daha açmamak üzere tüm anılarını o ufak kutuya dolduruyor.Şehri terkedip, kendini sadece müziğine adıyor...

Aradan 10 yıl geçince ve adamın büyük bir piyanist olduğunu, konserler verdiğini öğreniyoruz.Fakat hiç ön planda olmak istemeyen, insanlarla diyoloğa az giren, soğuki asosyel biri olmuş.On yıl içinde geçmişini çok rahat hafızasından silmiş, bir kere bile dönüp bakmamış.O on yıl içindede Danimarka'da, Kopenhang'ta büyük bir değişim olmuş.Eskiden yaşadığı, daha sonra terkettiği o yer artık açılmaz bir kutu olmuş.Etrafı görünmeyen bir duvarla çevrilmiş ve oraya artık "bölge" adı verilmiş.Kimse içeri giremez, dışarı çıkamaz olmuş.Kimilerine göre orası yıkılmış, paramparça olmuş.Kimilerine göre de cennet haline gelmiş.Bilim adamları duvar hakkında hiç bir bilgi edinememişler ve bölgedekileri kaderlerine terketmişler.

Ardından Tom adında bir adam, piyanist ile bağlantı kurup, geçmişinin çalındığını, tüm geçmişinin "bölge" de olduğunu söyler.Bir de resim verir: 10 yıl önce onu terk eden sevgilisinin resimi...Piyanist ilk başta ikna olmaz.Fakat gerçekten on yıl öncesiyle ilgili hiç bir şey hatırlamadığını farkedince Tom'un sözlerine uyar.Bölge'nin yakınlarına bir konser vermek için gelir.Tom, bölgeye girmesini söyler.Bölgenin girişi; bir restauranttaki kadınlar tuvaletidir...

Bu nokta da bölgenin, aslından piyanistin on yıl önce kapadığı kutu olduğunu anlıyoruz.O kapalı kutunun anahtarı, onu on yıl önce terk eden bir kadın.Kadın kaybolmuş, kapıyı kilitleyip gitmiş.O kapı, bir kadın yüzündenkapanmış.Piyanist, aşka olan inancını kaybetmiş ve kapanmış.Bölgeye girişin kadınlar tuvaleti olması ise hiç ama hiç rastlantı değil.

Cevapları aramak için bölgeye giriyor ve Tom ile karşılaşıyor piyanist.Tom, cevapları kendisi bulması gerektiğini, her şeyin farkına zamanla varacağını söylüyor.Tom sinirlenip, konserine yetişmek için bölgeden çıkınca yeteneğinin kaybolduğunu farkediyor.Tom, telefonla arayıp yeteneğini bölgede unuttuğunu, bölgeye geri gitmesi içinde iki dakika boyunca piyano çalıp, en yakın tuvalete girmesini söylüyor.İlk bir kaç denemede, yeteneği olmadığı için başaramıyor.Aslında tüm notalar, tüm her şey ezberinde...Fakat yeteneği bölgede olduğu için piyanodan gelen sesler kötü çıkıyor.Piyanist, bir sokağın ortasında, kötü bir şekilde, ona işkence olarak gelen melodiyi, iki dakika boyunca çalıyor ve en yakın tuvalete giriyor.
Genel olarak bakıldığında aşk hikayesi gibi dursa da, değil.Film, insanların karanlık "bölge" lerine doğru bir yolculuk yapıyor.Ve bizi bir insanın içine doğru garip bir keşfe çıkarıyor.Bu yüzden aşk filmi diyemeyiz.Aşk vasıtasıyla anlatılmış bir "insan doğasını anlatan" film.Hem de bunu anlatacak binlerce yol varken, yönetmen boe en kışkırtıcı, en uygun, en metaryalist şeklini seçmiş.Bu filmi de diğer "kendini bulma" filmlerinden farklı kılan özellik bu.Burada tekrar doğma, traş olup, kendine çeki düzen vermekle (half nelson) anlatılmıyor.Burada tekrar doğma ıssız, karanlık, ufak bir şehir olan, girişi ve çıkışı olmayan bölge de, ölü bir erkeğin bedeninden, bir bebeğin doğumuyla resmediliyor.

Film size cevapları sunmuyor, tam tersini yapıyor; sorular soruyor.Bu sorulan sorular ile siz de kendinizi sorguluyor, cevap aramaya çalışıyorsunuz.Tıpkı piyanist zetterstrøm gibi! Hayatınızı temize çekip, gerçekte hiçbir şeysiz devam mı etmeli yoksa birikilenlerle, eskiyenlerle yolunuzda yürümeli?

Mükemmelliyetçiliğinden dolayı bir türlü yeterince insan olamayan, acı çekmekten korktuğu için duygularını kendisi dahil kimsenin ulşamayacağı bir yerde saklayan, kimseye güvenmeyip, herkesten kaçan bir adamın, duyguları ve anılarıyla tekrar yüzleşme hikayesi...Evrene değil, insanın kendi içine doğru uzayan sonsuzluğun bir resmi.

Filmin sonunda piyanistin aldığı en büyük ödül geri aldığı anıları ve verdiği en içten konser oluyor.Belki yönetmen karamsar bir anlatım seçmiş fakat film bununla ters orantılı şekilde sıcak.Birbirine benzeyen, ufak ama kaybolma riskinin fazla olduğu, karanlık ve ıssız sokaklar da hayatının aşkını bulmaya çalışırken aslında bulması gerekenin kendisi olduğunu anlıyor.Onu on yıl önce terkeden eski sevgilisi, dediğim gibi kendisini bulması, dış dünyaya açılmasının anahtarı.Anahtarı elde ettiğinde, kendi geçmişine ulaşan kapıyı açmış oluyor.Kızı elde etmesi için de kızın onu sevdiğine ikna olması ve onunda onu sevmesi gerekiyor.

Allegro, müzikte bir terimdir.Ayrıca Beethoven'a ait 21 dakikalık "çok sesliliği en güzel yansıtan" eser olarak bilinen parçanın adıdır.Bir de filmin başında "Arturo Benedetti Michelangeli" yazıyor.Arturo Benedetti Michelangeli, mükemmeliyetçiliği ve hiç bir şekilde vermediği tavizleriyle bilinen, çok ünlü, yetenekli bir piyanistin adı.Belki de bu film onu anlatmaktadır.Belki de yönetmen sadece 95 yılında hayatını kaybeden ünlü piyanisti anmakta, saygı duruşunda bulunmaktadır.

Zetterstrøm: Peki neden daha önce değil de şimdi pişman oldum?
Tom: Sanırım artık geç kaldın, ama hala müziğine dönebilirsin...

Jaws


Yönetmen: Steven Spielberg
Senarist: Peter Benchley
Vizyon: 20 Haziran 1975 (USA)
Tür: Macera & Korku & Gerilim
Süre: 124 dk.
Yapım: USA
Dil: İngilizce


Spielberg'ün çıkış filmi olarak bilinen ve tarihin en korkunç filmlerinden biri olarak nitelendirilen bu filmi nihayet izleyebildim.Spielberg bu filmi çekmek için stüdyoyu ikna etmekte çok zorlanmış.Kendini kanıtlaması gerekiyormuş.Bunun üzerine diyologsuz, aşk üstüne bir kısa film çekmekmiş.Stüdyo sonunda ikna olmuş, maddi olarak az bir bütçeyle Speilberg'ün, Jaws'ı yapmasına izin vermiş.

Bir çok yönetmen Spielberg'ün çok şanslı olduğunu söylüyor."Çekmek istedikleriyle, toplumun izlemek istedikleri bağdaşıyor" diyorlar.Haklılarda! Yaz ayların da, komedi ve korku türleri vizyona girer.Kışın da dramlar daha baskındır.Bunun başlangıcı ise Jaws filmidir.Film o kadar tutulmuştur ki, bu tür filmler hep yaz aylarında vizyonda girmiştir.

Spielberg, filmi çekerken stüdyoya "köpek balığını ilk yarı göstermem" şartını koşmuş.Evet, köpek balığını ilk yarı hiç görmüyoruz ama kamera onun gözü işlevini gördüğü için daha da geriliyoruz.Bu gerilim ve korku, gerçek hayatta denizde açılamamaya kadar gidebiliyor.Günümüzdeki kanlı korku filmlerine nispeten Jaws'ta çok az kan var.Anlıyoruz ki işin yöntemi bol bol kan değil, insanı geren müzik ve bu filmin efsane konularından biri: doğal ışık kullanımı...

Şu an izlediğimizde korku filmi klişesi olarak algılayacağımızı bir çok şey, Jaws filminde yeni kullanılıyordu.O kadar tutuldu, o kadar taklitleri çoğaldı ki, korku filmlerine yeni klişeler oluşturdu.Türünde bir efsane statüsüne erişti ve Spielberg'ün önünü açtı.Ben şahsen her ne kadar çok beğenmesemde, Spielberg'e saygı duyulması gerekildiğini düşünüyorum.Sanırım seyirciyi bu kadar çekmesinin bir diğer nedeni de "reklam". Tıpkı "Close Encouters of the Third Kind" gibi abartılmaması, fakat Spielberg'e gerek yönetmenliği, gerek oyuncu yönetimi, gerek ışık konusunda saygı gösterilmesi gerekilen bir film çıkmış ortaya.

75 yapımı olsa da yarattığı gerilim ve filmden sonra insan üstünde bıraktığı etki muazzam derecede yoğun.Filmi belki bir elli yıl sonra da zevkle izleyebilir, gerilebilirsiniz.Çünkü Spielberg, yaratılması zor, ustalık gerektirilen bir atmosfer yaratmış.Hem de ilk filminde!

Kitaptan uyarlanmış filmin konusu şöyle: Amerika'nın küçük kasabalarından Amity'de sabahın ilk saatleri.Bir genç kız ve arkadaşı denize doğru koşuyorlar.Ancak bir anda denizde yalnız olmadıklarının farkına varıyorlar.Vahşi bir köpek balığı, yaz sıcaklarında kendisine yemek olarak Amity'nin sahillerindeki masum insanları seçiyor…4 Temmuz kutlamalarından bir hafta önce meydana gelen olayları engellemek için şerif Martin Brody ve kendisine yardım eden tecrübesiz ancak teorik olarak uzman biyolog Matt Hooper ile olayı sadece ticari boyutuyla düşünen vali arasında büyük bir mücadele yaşanıyor.Ölü bedenler arka arkaya denizden çıkarılmaya başlayınca, Martin ve Matt çözüm olarak alkolik bir köpek balığı avcısıyla, Quint'le anlaşmak zorunda kalıyorlar ve denizde mücadele başlıyor...

78 ve 83 yıllarında devam filmi çekilen ve toplam 1.5 milyar $ kazandıran serinin bu başlangıç filmi, kesinlikle yönetmenin geleceğini garanti altına almış bir korku klasiği...

Chief: You're gonna need a bigger boat!

05 Ağustos 2007 Pazar

The Simpsons: Movie

Yönetmen David Silverman
Senarist: Matt Groening & James L. Brooks & Al Jean & Ian Maxtone-Graham & George Meyer & David Mirkin & Mike Reiss & Mike Scully & Matt Selman & John Swartzwelder & Jon Vitti & Sam Simon & Joel Cohen & John Frink & Tim Long & Michael Price
Vizyon: 27 Temmuz 2007 (Türkiye)
Tür: Animasyon / Komedi
Süre: 87 dk.
Yapım: USA
Dil: İngilizce


Çok uzun yıllar boyunca televizyonda macerasını sürdüren, 90'lı ve 2000'li yıllarda, aslında yayınlandığı her dönem fenomen olan, 400 bölümü, 18 sezonu geride bırakmış bir televizyon dizisi.Tarihte en uzun ömürlü sitcomlardan biri olan bu çizgi dizi sonunda beyazperde ekranını süsledi.Uzun süredir yaratıcıları Matt Groening'in aklında böyle bir proje olsa da zaman bulamadıklarından dolayı gerçekleştirilememiş.

Filmde, karakterlerin televizyondaki halleri, konsepti tam olarak korunuyor.Hatta dizide görünmüş tüm Springfield halkını filmde görebiliyoruz.Bunun dışında Matt Groening'İn, Simpsons hayranlarına bir çok süprizi var.Tadını kaçırmadan değinmek gerekirse, sinemada geçen fox'un altyazısı, ünlü jenerik müziğinin Greenday tarafından tekrar coverlanması ve Tom Hanks, Arnold Schwarzenegger gibi ünlülerin konuk olması bunlardan sadece bir kaçı...

Simpsons ailesi, tipik bir amerikan ailesi şeklinde olduğu için amerikan toplumunu temsil ettiğini söyleyebiliriz.Bu aile üzerinden amerikan hayat tarzına, amerikan hükümetine iğneleyici laflar söylüypr, ince bir mizah anlayışıyla amerika ve onun değerlerini taşlıyor Simpsons: The Movie.

The Simpsons, bildiğiniz gibi "Springfield" adlı bir şehirde geçiyor.Filmin konusu ise son zamanlar da haberler içinde pek popüler, gelecekte, hatta günümüzde çok büyük bir sorun olan çevre kirliliği ve küresel ısınma.Springfield'de çevre kirliliği fazlalaşmış, insanlar tüm atıkları göle atar olmuştur.Bir pazar günü kiliseye giden Simpsons ailesi, büyükbabalarının Tanrı tarafından bilgilendirildiğine, bir an için büyükbabanın Tanrı'nın ağzı olduğuna şahit olurlar.Büyükbabanın çevre kirliliği ve Springfield'in hapsedileceği ile ilgili kehanetleri Lisa'yı harekete geçirir ve Lisa herkesi bilgilendirmek, uyarmak ister.Fakat Lisa'nın çaldığı tüm kapılar yüzüne kapanır.Lisa bu süreçte İrlandalı bir çocuğa aşık olacaktır.Çevreci ve irlandalı bir çocuk olunca Lisa hemen bir soru sormaya çalışır.Fakat çocuk ters bir şekilde cevap verir: "hayır, babam Bono değil!"

Lisa'nın çalışmalarıyla göl eski haline döner.Fakat bir gün Homer'ın bir domuza rastlamasıyla kehanet gerçekleşecektir.Homer domuza o kadar bağlanır ki Bart'ı ihmal eder.Bart ile Flanders arasında, baba-oğul ilişkisine benzer bir yakınlaşma olur.Homer'ın domuz için yaptığı büyük bir teneke dışkı deposu dolup taşmaya başlayınca Marge tarafından azarlanır ve derhal uygun bir şekilde dışkı deposunu yok etmesi söylenir.Homer, uygun bir şekilde yok edecekken arkadaşından bedava donut haberini alır.Donutlara yetişmek için de tüm dışkı deposunu göle atar.

Amerikan hükümeti, gölün son derece kirlendiğini ve çevreye zarar verdiğini söyleyerek Springfiel'dı bir cam içine hapseder.Bu planı Başkan Schwarzenegger’in "Çevre Koruma Örgütü" (EPA) müdürlüğüne getirdiği Cargill, kirliliklerini bütün ülkeye yaymasınlar diye yaratıyor.Başkan Schwarzenneger ise hiç bir rapora dahi bakmadan rasgele bir şekilde seçiyor.Bahane olarakta "beni bak diye değil yap diye görevlendirdiler" diyor.Springfield’a bu ilginç yöntemi uyguluyorlar ve bir camın içine hapsediliyor...

Ve tüm bunların sorumlusu Homer olduğundan halk tarafından linç edilmek isteniyor.Bir şekilde Homer, ailesiyle birlikte cam'ın dışına özgür dünyaya kaçıp ve Alaska'ya yerleşiyor.Alaska'da Marge ve Lisa vicdanını bir türlü rahatlatamayınca, üstüne bir de Homer'ın olağan hareketleri eklenince, Homer'ı Alaska'da bırakıp, Springfield'ı kurtarmak için geri dönüyorlar.Çünkü öğrenmişlerdir ki; Springfield yakın zamanda imha edilecektir...Homer ise ailesini kaybettiğini anlayınca onları geri kazanmak için herşeyi yapacak, hatta Springfield'ı bile kurtarmaya çalışacaktır.

Amerika'da 14 ayrı Springfield var.Fakat dizide hangi Sprinfield olduğuna dair hiç bir kesin bilgi yok.Filmin ilk gösteriminin yapılacağı Springfield'ı belirlemek için, bir kısa film yarışması açtılar.İlk gösterimde konukları ağırlamak için 13 Springfield yarıştı ve "Vermont, Springfield" kazandı.Filmde yaşanılanlar ve resmedilen Springfield hiçte iç açıcı değil.Belki de denildiği gibi reklamın iyisi, kötüsü olmaz.

Filmde, dizideki eleştiri dozunun ve göndermelerin yükseldiği farkediyorsunuz.Çeşitli göndermelerle renklenen filmi (ki bu göndermelerin içinde Titanic'ten Prison Break'e, Harry Potter'dan, Bono'ya kadar, zekice, ince bir üslüpla yapılmış bir çok gönderme var) daha rahat anlamak için hazırlanmış bir kitap bile var: "Simpsons ve Felsefe" Bu kitap Simpsonsların, Nietzsche'ye kadar incelenmesi gerektiğini söylüyor ve felsefeyle ilgilenenlere eşsiz bir fırsat sunuyor.

Bart'ın her bölüm başında kara tahtaya yazdıklarıyla ve her bölüm değişen jeneriğiyle ünlü olan dizinin, filme entengre edilmiş halinde de bir değişiklik yok.Bart kara tahtaya "bu filmi internetten yasadışı olarak indirmeyeceğim" yazıyor ve filmin başında ilk şoku yaşıyorsunuz.Bu şok Türkiye/İstanbul'da, Levent'teki Kanyon alış-veriş merkezi dışında, sinemada izleyecek herkesi bekliyor: Dublaj!

Öncelikle yetkililerin çizgi karakterleri görüpte böyle bir karar verdiklerini düşünüyoruz.Çocuklara hitap ettiğini zanneden ve Ali Poyrazoğlu'yla bambaşka bir Homer yaratan Özen Film'e teşekkür ediyoruz."The Simpsons"'ın bu kadar büyük bir fenomen olmasının en büyük nedeni seslendirmedeki başarısıdır.İnsan on yıl boyunca jenerikteki değişmez "the simpsons" lafına alışınca "simpsonslar"'ı duyar duymaz şoke oluyor.Seslendirmeler ne kadar ustalıkla yapılsa da eğer daha önce diziyi izlemişseniz konsantrasyonunuz bozuluyor.Eğer diziyi sürekli izliyorsanız, bu dublaj işkencesine dayanamayıp, filmi yarıda bırakıp çıkabilirsiniz...

Herşeye rağmen 60 ülkede, 20 farklı dilde yayınlanan, her hafta 60 milyon kişinin seyrettiği, 23 emmy ödülü sahibi bir diziyi, 20'nci yüzyılın en iyi televizyon dizisini, dünyanın en ünlü ailesini beyazperde de görmek bambaşka bir duygu.Hem de görüntülerin, televizyondakinden bir çıta yükseltilince, bu kadar senarist "en iyi" için uğraşınca aldığınız zevk daha da fazla oluyor.

Filmin sonunda jenerik bitene kadar yerinizden kalkmayın.Maggie ilk kez konuşuyor ve bize bir sequel'i, yani devam filmini müjdeliyor!

Homer: Düşünmem, düşünenlere de saygı duyarım!